Çocuklar için ikinci bir tarih kuralları

Bilimin Karanlık Tarafı (Öjeni)

2020.10.03 18:46 Nutra_ Bilimin Karanlık Tarafı (Öjeni)

Bazen bilimin ne kadar kötü amaçlar için kullanabilceğini bu yazıda anlatmaya çalışıcağım. Eksim bulduğunuz yerleri yorumlarda yazabilir. Fikirlerinizi yorumlarda bekliyorum.
Öjeniden bahsedeceğim size. Bununla bağlantılı olarak evrim teorisine, sosyal darwinizme, toplama kamplarına, hitlere, tüm dünyada bir dönem çok normal bir şeymiş gibi kabul görmüş “üstün ırk” anlayışına kadar giden karanlık bir dönemi anlatıcağım.
Öjeni genel hatları ile şu şekilde tanımlanıyor: insan genlerinin kalitesini düzeltmeyi amaçlayan tüm etkinlikler öjeni kapsamına girer.
“İnsan genlerinin kalitesini düzeltmek/iyileştirmek”
Bunun benzerini hayvanlarda zaten görüyoruz. Hani güzel ırklar üretmek için köpeklerin ve birkaç hayvanın genetiğiyle ile oynanıyor ve belirli ırklar çiftleştiriliyor falan ya
İşte bunun insanlara uygulandığını düşünün. Zayıf olanların kısırlaştırıldığını ya da daha kötüsü öldürüldüğünü…
İşte tam olarak budur Öjeni. Tarihten birçok isim ve örnek gelmiştir aklınıza zaten. Önce biraz daha geçmişe gidelim. Her şeyin başladığı yere.
Milattan önce 4. Yüzyıla kadar… Platon’a… Bu fikri ilk ortaya atan kendisidir. Tam olarak öjeni diyemesek de kendisi sağlıklı ve güçlü bireylerin üremesinin devlet eliyle artırılmasını savunuyordu…
Ve bu fikri savunan sayısız lider de bundan yola çıkarak “e o zaman zayıf olanları da öldürelim” kolaylığına giderek birçok katliama imza atmıştır.
Bunu Platon’dan bağımsız şekilde toplumsal bir kural olarak uygulayan medeniyetler de vardı.
Spartalılar gibi. Ya da Romalılar.
300 Spartalı’yı izlediyseniz hatırlarsınız. Çocuklar vahşi doğaya bırakılır ve güçsüz olanlar “maalesef” elenirdi. Bu sayede güçlü bir ırk ortaya çıkarmışlardı kendilerince.
Ama bu olayın sözde “bilimsel” olarak teorileşmesi ve literatüre girmesi 1900’lü yıllarda olacaktı.
Teorileştiren de Francis Galton’du.
Francis Galton'un kim olduğundan kısaca bahsedelim.
Charles Darwin’in kuzeni şaşırdınız demi...
Daha garip bir şey söyleyeyim. Bu “zayıfları ortadan kaldıralım” anlayışının çıkış noktası da Darwin’in Evrim Teorisidir.
Yani çok dolaylı da olsa Yahudi Katliamının müsebbibidir Darwin…
Kendisi hep çok başka şey anlatmaya çalışsa da…
Evrim teorisi dendiğinde “Doğal Seleksiyondan” bahsedilir ve bu “En Güçlünün Hayatta Kalması” şeklinde yorumlanır.
Darwin aslında “Güçlü”den değil “Uyumludan” bahseder teorisinde. Yani “güçlü olan” değil çevresindeki ortama en iyi ayak uyduran türlerin “uyumlu” türlerin hayatta kalabileceğinden bahseder.
İşte kuzeninin bu teorisini alan Galton şunu düşünüyor. O zaman doğal seleksiyon varsa “doğal olmayan seleksiyon” neden olmasın. Yani bu süreci hızlandıramaz mıyız? Zayıfları kısırlaştıralım ve hatta öldürelim, sadece güçlülerin üremesine izin verelim. Birkaç nesil sonra sonuçlarını görürüz zaten. Al sana süper hızlı doğal seleksiyon diyor..
Darwin ise kızıyor. Bayağı sinirleniyor. Kendisini çok yanlış anladığını, bu seleksiyonun doğal şekilde ilerlemesi gerektiğini, doğanın en iyisini bildiğini, hiçbir devletin, gücün insani değerleri, yaşama hakkını ayaklar altına alamayacağını söylüyor. Ve ölene kadar da bunu savunuyor Darwin.
Galton da bunu bekliyor zaten. Yani Darwin’in ölmesini…
1882 yılında Charles Darwin öldükten hemen bir yıl sonra 1883’te işte bu “ÖJENİ” kavramını türettiği kitabını yazıyor. Bu arada ÖJENİ yunanca EU – GENES yani “iyi doğan” anlamına gelen kelimeden türetilmiştir.
Bu yaklaşımı ise yasal ve organize şekilde 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde Amerika’da çok net görüyoruz. Hatta Öjeni merkezleri açılıyordu devlet desteği ile. Ama en çarpıcı örneğine hepinizin de aklına gelmiş olduğunu tahmin ettiğim gibi Nazi Almanya’sında tanık olduk. Aryan ırkını yaratmak isteyen Nazilerin temel aldığı bilimsel dayanak da bu Öjeniydi işte. Doğal gelişimi kontrol ederek daha hızlı bir şekilde üstün ırka “über-menschen” rüyasına ulaşmaktı.
İngiliz Francis Galton farklı bilim dallarında yaptığı çalışmalarla Sir ünvanını da almıştı bu arada. Ama bu çalışması en çok ses getiren çalışması oldu. Kendisi İngiltere’de bir üstün ırk yaratma rüyasını güdüyordu. Fakat bu rüyası kendi ülkesinde pek karşılık bulmadı. Dünyanın farklı ülkelerinde ise milyonlarca insanın kaderini korkunç bir şekilde etkileyecekti.
İlk olarak Amerika’da Connecticut eyaletinde 1896 yılında bir “medeni kanun” çıkarıldı. Bu kanuna göre epilepsi hastası olan ya da akıl sağlığı yerinde olmayan insanların evlenmesi kesinlikle yasaktı. 1903’te ise Amerika’da “Amerikan Üreme Kurumu” adına bir kurum ile bu evlilik ve üreme konusu devlet eli ile kontrol edilmeye başlanmıştı.
1911’de ise Irk Düzeltme Kurumu hayata geçirildi ve ilk kez “soyağacı” uygulaması başlatıldı. Başlatan da John Harvey Kellogg’tu. İsim tanıdık geldi mi bir yerlerden? Kellogg’s desem? Evet John Harvey Kellogg’da aynı zamanda bir beslenme uzmanı ve girişimciydi. Nereden nereye demi..
Hayata geçirilen bu kurum ve uygulama ile 1914, 1915 ve 1928 yıllarında ulusal konferanslar düzenlendi ve bir nevi ulusal bir hareket başlatılmış oldu. Bu bağlamda işleri daha da organize şekilde yürütmek için Öjeni Kayıt Ofisleri kuruldu. Bu ofislerde aileler ve genetik özellikleri takip ediliyordu. Toplanan verilerle yayınlanan raporda “uyumsuz ve zayıf” olarak görülen gruplar tanımlanıyordu. Ve sürpriz olmayacak şekilde bu “zayıf ırklar” çoğunlukla göçmenler, azınlıklar ve fakirlerdi.
1909 yılından sonra ise tüm bu verilere dayanarak özellikle California eyaletinde ilk kez organize kısırlaştırma uygulamaları başlatıldı. 1909 ile 1979 yılları arasında akıl hastanelerinde resmi kayıtlara göre 20.000 kişi istekleri dışında kısırlaştırılıyordu. Bu sayede toplumun yeni nesillerinin akıl hastalıklarından korunacağı düşünülüyordu.
Tahmin edeceğiniz üzere bu kısırlaştırmaların çok ama çok büyük bölümü azınlıklara uygulanıyordu. Ve C California’da başlayan bu uygulama daha sonra 39 eyalette daha uygulanacaktı. Kimlerin “zayıf” olduğunu, ürememesi gerektiğini ise devletin görevlendirdiği yetkililer belirliyordu. Çok korkunç bir şaka gibi demi..
1927’de ABD Anayasa Mahkemesi ise skandal bir kararla bu “kısırlaştırmaların” anayasayı hiçbir şekilde ihlal etmediğini açıklayacaktı. Hatta hakimlerden biri olan Oliver Wendall Holmes tam olarak şunları söylemişti: “Bu kadar embesille yaşadığımız yeter”…
Zamanın politikacılarının “kıtlık ve ekonomik darboğaz” ile mücadele adında yürüttüğü bu politikanın birçok söylemde aslında “üstün beyaz ırk havuzunun” azınlıkların genleri ile kirlenmemesi için yapıldığını çok rahat söyleyebiliriz.
1976’da yayımlanan bir raporda 1970 ila 1976 yılları arasında Amerikan Yerlilerinin yani kızılderililierin %25 ila %50’sinin kısırlaştırıldığı açıklanmıştır. Bu kısırlaştırmaların büyük bir bölümü de “apandis” ameliyatı gibi diğer operasyonlar sırasında hastanın haberi dahi olmadan yapıldığı ortaya çıkmıştır. Hatta bazı durumlarda çocuklarda çeşitli ameliyatlar yapılmadan önce annenin kısırlaştırılmasına izin vermesi isteniyordu. İzin vermediği taktirde çocuk ölüme terk ediliyordu.
"Özgürlükler" Ülkesi ve İnsan Hakları Beyannamesinin çıkış yeri Amerika’da yaşanan olaylar bu şekildeydi.
Ve bu hareket başka bir ülkeye ilham olacaktı.
Almanya
Sadece Almanya değil. Avusturalya, Brezilya, Kanada, Almanya, Japonya, Çin, İsveç, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, İzlanda, Norveç ve İsviçre gibi ülkelerde de benzeri uygulamaları gördü tarih.
Ama Almanya bu konuda en kapsamlı ve korkunç örneklerden biriydi.
Gelin buradaki çok ilginç bağlantılara bir bakalım beraber. Yahudi soykırımına yol açan arkaplana bir bakalım.
Bu işin çıkış notkası Amerika ve özellikle California demiştik. Hatta Hitler Kavgam kitabında da Amerika’daki uygulamalardan övgüyle bahsetmiştir. Ayrıca Spartalılara duyduğu hayranlığı da biliyoruz.
Ama bu anlayışı Almanya’ya getiren Amerikalıların kendisidir.
California’daki kurumlar 1930’lu yıllarda tüm araştırma ve çalışmalarını Almanya’ya göndermeye başlamıştır. Ve hatta 1927 yılında Keiser Wilhelm Antropoloji Enstitüsü kurularak fiziksel ve sosyal antropoloji ile birlikte gen araştırmaları yapılmaya başlanmıştır.
Acaba kim destek oldu bu araştırmalara..
Amerikalı Rockefeller Vakfının çok büyük katkıları ile kurulmuş bu enstitü.
Yine mi Rockefeller? Evet..
Josef Mengele ismini duydunuz mu? Auschwitz’in Azrail lakaplı korkunç doktoru… Bahsedeceğim birazdan. Ama Mengele Auschwitz’te görevlendirilmeden önce yine Rockefeller Vakfının finans desteği ile birçok çalışma ve araştırma yürütmüştür. Korkunç deneylerine başlamadan önce gerekli deneyimi bu sayede kazanmıştır…
Neler neler yaşanmış demi..
Hitler’in Öjeni ile içli dışlı olması ise Landsberg hapishanesinde geçirdiği zamana denk gelir. Hitler ve kurduğu Nazi Partisi 1923 yılında bir darbe girişiminde bulunuyor ve bu girişim sırasında yaralanan Hitler kaçıyor ama kısa sürede yakalanıp Vatan Hainliğinden 5 yıl hapis cezasına çarptırılıyor. Sadece 9 ay yatan Hitler bu süre içinde eğer iktidara gelmesi gerekiyorsa bunun zorla değil doğru strateji ile olacağına karar veriyor ve Nazi Propagandasını da bu süreçte şekillendiriyor. Hatta bu 9 ay içinde meşhur Mein Kampf kitabını da kaleme alıyor ve ırk temizliği ve Öjeni kavramını da propagandasının merkezine yerleştiriyor. Hatta yazdığı ancak yayımlanmayan ikinci bir kitabı da olan Hitler bu kitapta Spartalılarla ilgili şunları söylüyor:
“Sparta bana kalırsa ilk safkan devlettir. Hasta, zayıf ve özürlü çocukların öldürülmesi bana kalırsa günümüzün doğum kontrolü ve kürtaj adı verilen insanlık dışı uygulamalarından çok daha insancıl ve şefkatlidir. Kürtajla, doğum kontrolü ile gelecek nesilleri bozacak zayıf ırkları engelleyemezsiniz”.
Hapishaneden çıktıktan sonra mitinglerle bu anlayışı ve Alman ırkının üstün olduğunu halka da kabul ettiren Hitler sonunda ezici bir çoğunlukla iktidarın sahibi oluyor haliyle.
Ve Öjeni uygulamalarına hemen başlıyor. Bunun için 1933 yılında Kalıtsal Hastalıklara Sahip Nesillerin Önlenmesi Kanunu ile resmen başlatılmış oluyordu. Bu yasaya göre “Genetik Sağlık Mahkemesinin” oluşturduğu bir genetik hastalıklar listesine göre “ürememesi” gereken insanların doktorlar tarafından bildirilmesi gerekiyordu. Bu bildirimi yapmayan doktorlar ciddi şekilde cezalandırılıyordu. Bu yasa çıktıktan sonra yaklaşık 400.000 kişi zorla kısırlaştırılacaktı.
Kısırlaştırma bir süre sonra yetersiz ve yavaş bir yöntem olarak görülmeye başlanıyor tabi ki ve işleri ve “ırk temizliğini” hızlandırmak için Harheim Ötenazi Merkezi gibi kurumlar açılıyordu. “Ötenazi” dendiğine bakmayın. Bu merkezde de akıl sağlığı yerinde olmayan, genetik hastalıkları bulunan, engelli insanlar rızaları olmadan öldürülüyordu. Bu “ötenazi” uygulamaları ile 200.000 kişi öldürülecekti.
Daha sonra bildiğimiz Gaz Odaları kurulmadan önce hastalar bir otobüse konuluyordu ve egzoz gazının içeri verilmesi ile insanlar yasalar gereği “temizleniyordu”…
Sonrası ise Gaz Odaları, Toplama Kampları ve Öjeni kanunları ile birlikte türlü işkenceler, milyonlarca insanın öldürülmesi, yakılması, deneylere tabi tutulması… Hikayeyi biliyorsunuz…
Bunu halka kabul ettirirken de sürekli söylenen bir şey vardı… “Sağlıklı ve güçlü insanlar savaşlarda hayatını kaybederken işe yaramaz engelli ve hasta bireylerin yükünü neden onlar çekiyor?”
Ve en kötüsü de Evrim Teorisine kadar dayandırılan bu “Öjeni” uygulamalarının gayet bilimsel, doğru ve mantıklı olduğuna ülkece inanılıyordu…
Öyleyse...
Biz de bilimsel bakalım o zaman olaya isterseniz…
Öjeni yani insanların gen havuzunun iyileştirilmesi mümkün mü? Mümkün. Bu bilimsel olarak yapılabilir.
Ki bilim yapılsın ya da yapılmasın demez zaten. Bilim rasyoneldir. İyi ve kötü ayrımı yoktur bilimde. Bilimsel bakarsak evet bu tür uygulamalarla insan gen havuzu iyileştirilebilir.
Ama burada bilimin hiç alakası olmayan bir konu devreye girer. “Etik yani Ahlak Kuralları”…
Bir şeyin yapılabiliyor olması yapılması gerektiği anlamına gelmez!
Atomun parçalanması buna en güzel örnektir aslında. Bu sayede birçok inanılmaz bilimsel gelişmeye şahit olduk, oluyoruz… Ama atom bombaları, nükleer silahlarla da yüzbinlerce insanın öldürülmesine, şehirlerin yerle bir edilmesine de tanık olduk.
Burada kimse tutup bilimi, bu gelişmelere vesile olan bilim insanlarını suçlayamaz!
Öjeni de aynı şekilde. Mümkündür. Nasıl kullandığınız ise size kalmıştır.
  1. Dünya savaşından sonra insanlık dışı Öjeni uygulamaları neyse ki –kısmen- tarihe karışsa da 21. Yüzyılda yeni bir yüzle karşımıza çıkıyor gibi görünüyor.
Genetik Mühendisliği!
Öjeni uygulamaları ortadan kalkmış olsa da bu yaklaşım hala zihinlerde varlığını koruyor.
Örneğin Harvard psikoloji profesörlerinden Richard Herrnstein ve Charles Murray, birlikte yazdıkları “Çan Eğrisi: Zeka ve Amerikan Hayatındaki Sınıf Yapısı” adlı kitabta, şunları söylemiştir: “Suç işleyenlerde ve işsizlerde zeka düzeyleri, toplumun genel ortalamasına göre daha düşüktür. Zeka düzeyi düşük olan toplum kesimlerinde, doğurganlık oranı daha yüksektir. Zeka, eğitimle ve diğer çevresel faktörlerle değil de, daha ziyade kalıtımla ilgili olduğundan, bu durumda toplum, giderek daha düşük zekalılardan meydana gelecek dolayısıyla suç işlemenin ve işsizliğin önüne geçmek imkansızlaşacaktır…” “Toplumsal gruplar arasında zeka yönünden nasıl farklar varsa, ırklar arasında da farklar vardır: En zeki ırklar, Çinliler ve Japonlardır, onların hemen ardından Avrupalılar gelmekte, son sırada ise, oldukça düşük bir yüzdeyle Afrikalılar yer almaktadır…Eğer yoksullar yoksulsa bu her şeyden önce zenginlerden daha az zeki oldukları içindir. Onlara acıyabiliriz, ancak bu hiçbir şeyi değiştirmez. Sonuç olarak sosyal adalet programları savurganlıktan başka bir şey değildir. Üstelik yoksullar daha fazla çocuk yaptıkları için de kötü genlerin yayılmasına neden olurlar. Açıkça görülmektedir ki, eğer yoksul siyahlara yardıma son verilirse, her şey daha iyi olacaktır..”(Senin varya ********)
Burada bilimsel bakış açısını görebiliriz. Bu konuda da bir şey söyleyemeyiz. Ama buna “etik” gözlükleri ile bakarsak 1900’lerin Amerikasının, Nazi Almanyasının ölmediğini de çok rahatlıkla farkedebiliriz.
Ama sağduyulu bilim insanları ise haliyle bu bakış açısına karşı çok büyük bir savaş vermektedir. Bunun örneklerinden biri de Türkçeye DNA Doktrini olarak çevrilen Biology as Ideology isimli kitabın yazarı Richard Lewontin’dir.
Lewontin şöyle söylemektedir:
“Bilim insanları, yaşama bilim insanları olarak değil, ailenin, devletin, üretken bir yapının içindeki toplumsal varlıklar olarak başlar ve doğaya toplumsal deneyimlerinin şekillendirdiği bir mercekten bakarlar… Bilim, kendinden önceki Kilise gibi, her tarihsel devirde toplumun baskın değerleriyle görüşlerini yansıtan ve perçinleyen bir toplumsal kurumdur.”
Yani bilimi toplumdan, toplumu bilimden soyutlayamazsınız.
Bilimin ırkı, ülkesi, ideolojisi olmaz. Bilgi insanlığın nihai gücüdür. Toplumlar bu gücü iyi ve kötü amaçlar için kullanılır.
Buraya kadar okuduğunuz teşekkür ederim.
submitted by Nutra_ to AteistTurk [link] [comments]