Her şey ama tek kız

Şu Ana Kadarki Red Edilişlerim

2020.10.27 22:44 fancy_ladder2 Şu Ana Kadarki Red Edilişlerim

Yavaşça uykuya dalmak istiyorum fakat içimdeki azap beni terk etmiyor. Başarısızlığın perdesi sinemde kalıp bana hayali bir duvar örmeye pek ısrarlı. Ve uykum adeta bu duvardan sızamıyor ruhuma, acım beni ayakta tutuyor.
Eski anıların aklımı kemirdiği yetmediği gibi beynim kontrolden çıktı artık, bilinçaltımın devredışı kaldığını hissediyorum. Beynim, benliğimi ele geçirip benim adıma hareket ediyor, duygularımın esir tutulduğu parmaklıkları kırdı. Kalbimde saklı lavlar organlarıma doğru sızarak bana derin bir acı yaşatıyorlar.
Ben, kadınlara olan ilgimi erken keşfettim. Bu hiç iyi değil, çünkü erkek çocuğu ukala olur. Kızlar doğaları gereği ukala erkeklerden hoşlanır ve ufak bir oğlanın ukalalığı, onun liderliğini de sembolize eder. İçimdeki aşk beni ukala bir oğlan olmaktan uzun süre alıkoydu. Türkiye'de okuduğum anaokulunda bir kıza aşık oldum, sonrasında ona yaranmak için arkadaş oluverdim (Büyük hata). İlkokula geçtiğimizde bu kızla aynı sınıfa düştüm, ilkokul boyunca onun platoniği olarak kaldım. En sonunda ortaokula geçmemize kısa bir zaman kala, artık bıçağın kemiğe dayandığını o anki çocuk aklımla kavrayarak, dersin boş olduğu bir gün sıramın üzerine çıktım ve "Ben X kişisine aşığım!" diye bağırmaya başladım. Bunun üzerine arkadaşlarla bazı sıkıntılar yaşadık, kız da postayı koydu tabi ki. Ortaokula geçtiğimde platonik olarak kızlara aşık olmaya ve onlara bir beta olarak yaranmaya devam ettim. 6 yaşımdan, 13-14 yaşlarıma kadar takribi 5-6 kıza tutulup postayı yedim. Lise geldiğinde bu sefer kendi "dolaylı" yaklaşımımla kızlara yaklaşmaya devam ettim. Her ay yeni kızlar. Ve tahmin edin sonuç ne? Koca bir 0.
Her ay birkaç kıza asıldığımı varsayarsak (Yaz tatili hariç), hesaplarıma göre 13-16 yaşlarım arasında 100'e yakın kız tarafından şutlanmış olmam lazım. Bunlar brutal olanları tabi ki de, ufak tefek olanları sayarsak bu sayı 200'ü geçebilir. Bu yıl, 17 yaşındayım. Okulum 3 ay önce başladı, 3 ayda 7 kız tarafından red edildim. Tek fark artık kızlara direkt yaklaşmam "Merhaba, çok güzel görünüyorsun, adın ne senin?" gibi.
Daygame yapmaya çalıştım ve birkaç seansa çıktım (Devam edeceğim) fakat bunlar daha çok adapte olmak içindi ve ısınma setleri açtım. Onlardan da sonuç çıkmadığı gibi 3-4 tane benimle konuşmadan geçip giden de oldu. Anlayacağınız 17 yıllık ömrümde 100 ila 200 arası kız tarafından red edildim.
İlkokul-ortaokuldayken obezdim. Sonra bir anda diyete girdim ve bir deri bir kemik kaldım. Bu sefer de kilo almakla uğraştım. Lisenin başlarında spora giderek nihayet şu anda sahip olduğum fit forma ulaştım. Omuzlarıma kadar olan saçlarımı birkaç hafta önce kestim. Keskin bir elmacık kemiği ve çene hattım var. Genelde beni sevmeyenler bile yakışıklılığımı itiraf etmiştir ve benimle muhattap olmayan insanlardan bı konuda defalarca laf duymuşumdur. Tanımadığım kızlara asılacak kadar özgüvenim ve büyüleyici bir dış görünüşüm var. Yazarlığımın da etkisiyle hitabetim kuvvetlidir. Fakat elde ettiğim tek şey 200 red, bu 200 kız arasından bir tane bile "Gel beraber gezelim." diyen çıkmadı.
Bu yılın başından beri okuldaki birçok kızı durdurarak ve doğrudan yaklaşarak onlarla konuştum. 3 ayda 7 kıza yaklaşarak (Kendi okulumda) onları güzel bulduğumu ve onlarla tanışmak istediğimi söyledim. Sonuç neydi? "Sadece arkadaş!" "Olmaz, ben seni öyle sevmiyorum!" 10 yıldır kadınlarla etkileşim halindeyim. 1 kere bile kabul edilmek nedir hissedemedim.
Kederliyim, vaziyetimden nefret ediyorum. Artık sikişen çift izlemekten o kadar sındım, o kadar sındım ki...
Bu günden sonra daygame'e kaldığım hızla devam edeceğim, günde 10 kıza yaklaşacağım. Bu açlık bedenime hükmediyor artık. Gerekirse bütün Avrupa kıtasındaki kızlar tarafından red edilip kıta değiştireceğim, gerekirse (ömrüm yeterse) çok para kazanıp uzaya gidecek ve orada kendime dişi yaşam formu arayacağım. Ama bu açlık ve cesaretin kombinasyonuyla toprağın altında iskeletim kalıncaya kadar kız bulmak için uğraşacağım.
Hayal kırıklığı mıyım? Kesinlikle. Başaracak mıyım? Bilmiyorum. Deneyecek miyim? Canım pahasına!
Hiçbir şey beni yenemez!
submitted by fancy_ladder2 to turkincel [link] [comments]


2020.10.11 23:58 hanniballecteer EMİN OLDUĞUM TEK ŞEY

Arkadaşlar bir konu hakkında görüşlerimi belirtmek, sizinde görüşlerinizi almak istiyorum. Şu hayatta emin olduğum tek şey Türk insanının narsist kişiliği. Bu genellemeyi genel olarak kızlar üzerinden yapıyorum. Birçok yabancı arkadaşım oldu ama inanın 100 kişiden 4 5 tanesi kibirli ve egoist. Türkiyede yaşayan her 5 vatandaştan birisi kendini bir sikim sanıyor ve aslında hiçbir sikim değil. Eğer ki evlenecekseniz veya kız arkadaş istiyorsanız yabancı insanlarla iletişim kurmaya çalışın. Örnek vermek istiyorum. Benim çevremde yabancı kızla evlenen bir çok insan oldu. Kız sizden hiçbir şey beklemiyor. Türkiyede bir evlilik yapmaya kalksanız cebinizden boş yere 50 bin TL çıkıyor. Gelinin kız kardeşine takı, anasına takı, evden alıp çıkartırken kapıda bekleyene para. Abi tamam Türkiyeden de böyle bir kız bulabilirsiniz ama şansınız çok zor. Bulana kadar ananız sikiliyor. Bir kere yabancı bir kızla evlenince gelinin ailesi gibi saçma sapan şeyler girmiyor hayatınıza. Siz kendi yolunuza bakıyorsunuz. İnanın bana daha mutlu oluyor gördüğüm insanlar. Türk kızlarının egosuyla uğraşılmaz. Kızın yüzüne sıçmam bazı yıkık amcık herifler yüzünden götü kalkmış ve kendini bir şey sanmaya başlamış. Kızların götünü kaldırmayı keselim. Bethany diye bir kız arkadaşım vardı, kendisi Norwichli. Kız bir içim su, baldan tatlı ama sıfır ego. Sonra dönüyorum bizim aptal kızlarımıza bakıyorum güzellik desen yok ama egodan geçilmiyor ve inanın bu durumdan çok rahatsızım. Hak edene hak ettiğini verin. Çok zor değil bir kızın götünü kaldırmamak. Yapabiliriz bunu aq. Zamanında bende yaptığım için söylüyorum. Çok pişmanım bundan. Şimdi dönüp çevremde ki erkek kız fark etmez hepsine bakıyorum inanın 100 tane yabancı arkadaşımdan 5 tanesi egoist, narsist. Yazık lan bize harbi içim içimi yiyor böyle insanları görünce. Ek olarak bir şey daha söylemek istiyorum. Kız domalmayı bilmiyor, sakso çekmeyi bilmiyor, sikişirken yaptığı tek şey domalıp yatmak ama sanarsın amı altından yapılma. Zorla sikiyoruz sanki kahpeyi. Tavırları aynen bu şekil. Erkekler de aynı aq. Sadece sikeyim boşalayım mantığında. Kızı mutlu edeyim, en çok zevk aldığı noktaları öğreneyim veya orgazm yaşayayım diye düşünmüyorlar. Domaltıp sikiyorlar. Çoğunda ön sevişme bile yok. Ananı sikeyim ya nerden baksan tutarsızlık. Orospu sevelim demiyorum. Bunlar illa yaşanarak öğrenilmez. İnternet denen bir şey var aq. Neyse yazdıkça sinirleniyorum. Sizi dinlemek istiyorum biraz da.
submitted by hanniballecteer to KGBTR [link] [comments]


2020.10.08 23:17 MertGunhan GÜNHAN 2350: BİR UZAY MACERASI

Adıyaman kolonisinde normal bir gün. Etraf sessiz, herkes işini yapıyor. Koloninin en gençlerinden birisi olduğum için daha mesleğime yerleştirilmemişim bu sebeple benim yaşımda birisinin yaptığı bütün işleri yapıyorum. Yeni gelenlere oryantasyon programı vermek, Hidrofonik kapasitörleri temizlemek, koloni müdürüne çay demlemek ve arada ufak koloni lazeri ile yaptığım atış talimleri arasında geçen bir hayat bu yaşadığım.
Adıyaman kolonisi Jupitris sektörünün uzaklarında olduğu için pek fazla hareket yok. Buraya ne asker gelir ne jandarma bakar. Kendi yağında kavrulur.
Ya da biz öyle sanıyorduk.
Her şey Suriye kolonisinden gelen mülteciler ile başladı. 500 Kadar mülteci geleceğini önceden duymuştuk. Daha önce koloniye bu kadar fazla mülteci gelmemişti bu sebeple 500 adet Suriyeli ile ne yaparız bilemiyorduk. Yine de bunu sorun etmedik, sonuçta her sorunu kendi içimizde çözmeye alışmıştık. Mülteciler büyük koloni transport gemisi "Emine Erdoğan" ile geldiğinde de şaşırmadık. Bu tarz gemiler çok uzun süreli yolculuk edebildiklerinden hükümetin emirleri gereğince içinde mescid, cami ve 30 kişilik bir diyanet ekibi taşırdı ve Suriyelileri bu gemide getirmeleri gayet normaldi.
İnen Suriyelilerin lideri ve bizim liderimiz Watson Jackson arasında bir görüşme yaşandı önce. Jackson iyi bir adamdı fakat Suriyelilerin lideri Durka İsmail'de yaman birisine benziyordu doğrusu.
Görüşme bittikten sonra her 5 Suriyeliyi bir koloniste atadılar. Bunlar bizim oryantasyon sürecinde bakacağımız kardeş Suriyeli ailelerdi. Yalnız bana kardeş Suriyeli aile yerine Diego Jose Fernandoz Mujer Esclava Papilla isimli Meksikalı bir aile düşmüştü.
Watson Jackson bu karışıklık ile ilgili bir bilgisi olmadığını, Meksikalı ailenin de geri kalan mültecilerle birlikte gemiden indiğini belirtti. Bende sesimi çıkartmadım. Bu ailenin üç tane çocuğu vardı, bunlardan en küçükleri Hermanos adında bir çocuk, ortancaları Papagiri isimli bir zenci, en büyükleri ise Jimenez Hera isimli bir kızdı. Jimenez fena bir kız değildi fakat 22 yaşında kendisinden beklenmedik bir ergenlik gösteriyordu.
Üç kardeş ile ilk tanıştığımda bu koloni gemisine pek uyum gösteremeyeceklerini anlamıştım. Hermanos içine kapanık, sosyal sıkıntıları olan bir veletti. Papagiri ise (zenci olduğu için gayrimeşru bir çocuk olmalı diye düşündüm) Harlem kolonisi geçmişi olduğundan sürekli olarak anlaşmazlık yaşandığında “Senin beyaz kıçını tekmelerim kraker” gibi kelimeler kullanmaktaydı. Yine de hiçbiri Jimenez kadar aykırı değildi.
İlk bir hafta içinde Jimenez, Papagiri ve Hermanos’tan oluşan üçlü beni hayatımdan bezdirmeyi başarmıştı. Hermanos sürekli olarak ağlıyor, bağırıyor, bu kolonide yaşayamayacağından dem vuruyordu. Papagiri ise yanında getirdiği titreşimli boncuk tabanca ile sinirlendiğinde baldırlarıma ve kaba etlerime ateş ediyordu. Jimenez aralarında en kötüsüydü çünkü Jimenez’in işkence tarzı psikolojikti.
Bana sürekli olarak ne kadar yetersiz olduğum ile ilgili laf sokuyor, kolonideki en işe yaramaz çocuk olduğumu söylüyordu.
Bütün bu durum, 3 ay kadar devam etti. Her seferinde tölere etmeye çalıştım fakat artık sınırlarıma dayanıyordum. Jimenez’in odama girip yatağımı ateşe vermesi ve gofretlerimin içine iğne ile asit enjekte etmesi bardağı taşıran son damlaydı. Önce konuyu Watson Jackson, sonra ise Durka İsmail ile konuştum. Watson mültecilere iyi davranmak ve koloni medeniyet puanımızı yükseltmek için bazı şeylere göz yummamız gerektiğini söyledi. Sanırım bunun kolonide gün geçtikçe artan taciz oranları ve yeni yapılan camilerle bir alakası vardı. Watson İsveç modelini benimsediklerini söyledi. Yani ne kadar taciz artarsa artsın, ne kadar cami yapılırsa yapılsın, koloni insanlarının sesinin çıkmaması gerektiğini savunuyordu.
Durka İsmail ise kendisiyle görüşmeye gittiğimde tam olarak anlayamadığım kendi dilinde bir şeyler söylemişti;
“İsmail cihad, durka durka, muhammed cihad, allahallah, bismilfelahifillah, cihad’ül rahvan, durka, durka durka durka, molotof cihad, 9/11, burka burka, durka şörpa”
Durka İsmail’in bu dediklerinden konu ile ilgilenmeyeceğini çıkarttığımdan, çözümü kendi kendime bulmam gerektiğini düşünmeye başlamıştım.
Bunun için çok mantıklı bir plan yapmam gerekiyordu. Bu plana önce en zayıf halka Hermanos ile başlamam gerektiğinde karar kıldım.
Hermanos içine kapanık bir çocuktu. Koloni doktoruna gidip hastalığı ile ilgili ilaç aldığını biliyordum. Hermanos’un şiddetli krizlerini durduran tek şey aldığı ilaçlardı.
Odasından ilaç kutusunu çalmak kolaydı. Küçük hapların her birinin içine şırınga ile yüksek miktarlarda asit koymak ise çocuk oyuncağı. Hermanos bu akşam ilaçlarını aldığında yarım saat sonra yüksek miktarda asit aldığından korkunç bir psikoza girecekti. Fakat bu yeterli değildi. Hermanos odasını Jimenez ve Papagiri ile paylaşıyordu. Bu sebeple planımın tam anlamıyla işlemesi için öncelikle hepsinin gece vakti baygın olması gerekiyordu.
Odalarının yedek oksijen deposunu karbondioksit ile değiştirdiğimde oksijen yetersizliğinden uykularında bayılmaları işte oldukça kolay oldu. Bu yedek oksijen deposu ancak oda modülü ana havalandırmadan ayrıldığında devreye giriyordu. Her modül koloniye bir şey olduğunda koloniden ayrılabiliyordu, bu süreçte de 6 saatlik haznesi olan yedek oksijen deposu devreye giriyordu.
Önce Papagiri gözlerini açtı. “Hangi beyaz kraker beni uyandırdı” diye bağırdı fakat daha sonra sesin odalarındaki masanın üzerindeki ufak bir holo-teyp’ten geldiğini gördü. Holo-teyp, tabii ki benim onlara gönderdiğim özel mesajı içeriyordu.
“Selam, Jimenez, Papagiri ve Hermanos. Hesaplarıma göre şimdiye kadar yedek oksijen deposu çalışmaya başlamış olmalı. Son üç saattir oksijen azlığından dolayı baygındınız. Şimdi ciğerlerinize yeni oksijen girdiğinden başınız dönüyor olmalı. Ama sen değil Hermanos. Hermanos büyük ihtimalle yatmadan önce ilaçlarını aldın. Fakat bilmediğin şey o ilaçların içinde ciddi anlamda asit olduğuydu. Mideden aldığın için büyük ihtimalle uykunda asit etkisini gösterdi ve şu anda korkunç bir tribin içindesin…”
Holoteyp haklıydı, Hermanos’un gözleri çılgınca duvara bakmaktaydı, çevresinden tamamen kopmuştu. Zavallı piçin algıları bitmişti.
“Evet Hermanos, bu trip büyük ihtimalle senin için korkunç olacak. Jimenez ve Papagiri’yi öldürmen işten bile değil, tabii onları senin öldürmene gerek yok, onlar için de başka sürprizler hazırladım. Papagiri, sen uyurken kıçına kocaman bir fitil soktum. Bu fitilin içinde koloni biyoloğundan aldığım çok ciddi xeno-virüsler var. Bu xeno-virüslerin hepsini bir arada alırsan vücuduna ilerleyen saatlerde ne olabilir bilemiyorum fakat kurtulmak istiyorsan çözümün Jimenez’e yutturduğum ve plastik haznenin içinde olan anti-virüs hapında. Fakat her geçen saat Jimenez’in midesinde plastiğin eriyip hapın yok olması demek, bu sebeple bir an önce getto cerrahi yeteneklerini konuştursan iyi olacak.
Ve Jimenez…Papagiri’nin işini kolaylaştırmak gibi olmasın ama sen uyurken el ve ayak bileklerine anestetik sprey sıkıp seni nano çivilerle yatağa sabitledim. Böylece ameliyat gerçekleşirken hareket edip Papagiri’nin getto cerrahisini daha zor hale getirmezsin. Ha bu arada, odanızda hiç bir cerrahi malzeme yok, onları kabininizi koloniden ayırmadan önce koymayı unuttum. Şu anda büyük ihtimalle itici gücünüz bitmiştir ve derin uzaya doğru yola çıkmışsınızdır. Yedek oksijeniniz önümüzdeki 4-5 saat sizi idare eder. Tabii ne kadar az kişiyseniz, o kadar az oksijen harcarsınız. Ayrıca, tüm iletişim modüllerinizi kestim, yani sinyal vermek için uğraşmayın. Bu güzel yolculuğun tadını çıkarmanız dileği ile, hoşçakalın.”
Adıyaman kolonisinde normal bir gün. Etraf sessiz, herkes işini yapıyor. Koloninin en gençlerinden birisi olduğum için daha mesleğime yerleştirilmemişim bu sebeple benim yaşımda birisinin yaptığı bütün işleri yapıyorum. Yeni gelenlere oryantasyon programı vermek, Hidrofonik kapasitörleri temizlemek, koloni müdürüne çay demlemek ve arada ufak koloni lazeri ile yaptığım atış talimleri arasında geçen bir hayat bu yaşadığım.
Yani oldukça sessiz, normal ve standart.
submitted by MertGunhan to wiredpeople [link] [comments]


2020.10.03 23:38 GoldenBall44 Şeytan kötü çocuklar için geliyor.

Şeytan kötü çocuklar için geliyor. Yatağının altında uykuya dalmalarını bekler ve sonra küçük ayaklarını tutar. Küçük ayaklarını tutuyor ve onları aşağıya sürüklüyor .... yatağın altına ve cehenneme kadar .... kötü küçük çocukların sonsuza dek bir ateş gölünde yanacakları yer. "
Tarlada arkadaki küçük bahçeye doğru yürürken annemin sesini kafamda duydum. 10. Küçük kız kardeşim Lila, birkaç adım geride kaldı. Atlıyordu. Küçük ayakları uzun çimenlerin arasında zıplıyor.
Annem hep Lila hakkında "Tüy kadar hafif," derdi.
Gece geliyordu ama güneş hala doğuyordu. Sıcak bir gündü, ama neyse ki, tarlada esen serin bir rüzgar vardı. Yüzümde rüzgarı hissedebilmek için yapmam gerekenden daha yavaş yürüdüm. Terimi kuruttu. Çok iyi hissettirdi.
Lila benimle konuşmaya çalışıyordu, sesi hızlı anlamsız sözler ve böcek cıvıltıları gibiydi, çünkü tek duyabildiğim annemin uyarılarıydı.
"Şeytan kötü olan küçük çocuklar için gelir ... ve onları aşağıya sürükler."
Annem her zaman bana böyle şeyler söyler, beni korkutması ve iyi bir çocuk olmak istememe neden olması gereken şeyler. Yine de aptal değilim. Ben onun düşündüğünden daha zekiyim ve bu şeylerin, şeytanların ve meleklerin, Cennet ve Cehennemin numara yapmaktan başka bir şey olmadığını biliyorum. Onlar uydurma. Sahte. Ve insanların neden böyle saçmalığa inandıklarını bilmiyorum.
Ama ben de rol yapıyorum.
Her Pazar sabahı kiliseye giderim ve annemin yanına otururum. Bazen babam da gelir. Bazen yapmaz. İyi bir küçük çocuk gibi, İyi Kitap'ı takip ediyorum ve Vaiz Wilson hiçbir şey hakkında biraz fazla uzun konuştuğunda uyanık kalıyorum. Preacher dur dediğinde ayağa kalkarım. Preacher otur dediğinde otururum. Ve bana söylememi söylediği şeyi söylüyorum.
Hikayelerine inanıyormuş gibi yapıyorum. Sodom ve Gomorrah ateşe ve küle döndüğünde üzülüyorum. Mesih körleri iyileştirip ölüleri dirilttiğinde İsa'yı övüyorum. Ve günlerin sonundan ve dünyanın her şeyin sonunda göreceği tüm çılgınlıklardan korkuyorum. Bunların hepsini, annemin iyi bir çocuk olduğumu düşünmesi için taklit ediyorum.
Ama söylediğim gibi hepsi numara yapıyor. Çünkü ben iyi çocuk değilim. Hayatımda bir gün asla. İyi bir çocuk olmak istemiyorum. Hayır. Bu doğru değil. Asla iyi olmak istemediğimden değil, sadece kötü olduğumu biliyorum.
Bazen kötü şeyler yaparım.
Annem ve babam uyurken bir kez bira içtim. Tepeye çıkardım ve elimden geldiğince hızlı içtim. Kendimi komik hissettirdi ama iyi anlamda. Kustum. Ama bu iyi.
Okulda bir tarih sınavında kopya çektim. Biri öğretmenden cevapları çaldı ve annemin çantasından aldığım 3 dolarla bir tane aldım. Annem bir ara çantasından paranın düştüğünü ve bu konuda asla büyük bir yaygara koparmadığını düşündü.
Bir keresinde kanadı kırık bir kuş buldum. Uçup gidemediği için yakalanması kolaydı. Kafasını bir ağaca vurdum ve küçük beyinlerinin her yere dökülmesini izledim. Bütün tüylerini koparmaya başladım ama sonra fikrimi değiştirdim. Ateş yakıp pişirecektim ama çoktan sıkılmıştım, bu yüzden onu çalılıklara attım ve eve geri döndüm.
Nedenini söyleyemem ama üç gün önce uzun tarlada yürürken, bahçeye giderken sesi beni her zamankinden daha fazla rahatsız etti. Sanki beni asla terk etmeyecekmiş gibi defalarca duydum. Bana asla biraz huzur vermez.
"Şeytan, kötü olan küçük çocuklar için gelir ..."
Ama bu doğru olamaz. Şeytan asla benim için gelmedi. Ve bazen, o kötü şeyleri sırf annemin Şeytanı yatağımın altında beni aşağıya sürükleyip sürüklemediğini görmek için yaptım. Ama asla olmadı. Hala.
Arka 10'un ve küçük bahçenin görüş alanına girdiğimizde Lila'nın kendine bir şeyler mırıldandığını duyabiliyordum. Kiliseden bir ilahiye benziyordu. Annem gibi hep ilahiler mırıldanıyordu. *Amazing Grace. Eski Sağlam Haç. Ne Kadar Büyüksün. Kandan başka bir şey yok ... * annenin favorisi.
Annemin bahçesine bakılacak pek bir şey yoktu, etrafında cılız bir tel çit olan kare bir toprak parçası. Ama bu annemin gururu ve neşesi. Yeterince domates, havuç, yeşil biber, mısır ve yeşil fasulye yetiştirmeyi seviyor, böylece onları büyürken özgürce yiyebiliriz ve kışın da konserve için hala bir demetimiz olabilir.
Annem sebzelerini konservelemeyi seviyor. Neredeyse kilisesini ve İsa'sını sevdiği kadar. İlkbahar ve Yaz aylarında bahçesine bakmak için saatler harcıyor.
Yine de bu sezon annemin bahçesini bulan bir sürü Jackrabbits oldu. Babam çitleri sebzelerden uzak tutacak kadar uzun ya da yeterince derine inşa etmedi. Ve tavşan tavşanlarının içeri girmesine izin verildiğinde, asla huzur içinde çıkmazlar. Küçük iblisler gibiler.
Akşam, Pa tavşanı ondan kurtulmak için beni tüfekle bahçeye gönderdi. Çok yorgundu ve biranın içine yedi kutu doluydu, yoksa kendisi yapardı. Bunu onun için yapmakta iyiydim. İlk kez tavşanımı öldürmedim.
Elimden geldiğince küçük piçleri öldürmeyi seviyorum.
Lila ile bahçeye ihtiyacım olduğu kadar yaklaşınca durdum ve Lila'ya da durmasını ve ağzını kapatmasını söyledim. Annemizin gururu ve neşesiyle ziyafet çekebilecek herhangi bir Jackrabbits'i atlamasına veya mırıldanmasına ihtiyacım yoktu.
Lila'ya yerinde kalmasını söyledim ve yavaşça bahçeye doğru yürümeye başladım. Herhangi bir Jackrabbits beni fark edip kaçmaya çalışırsa diye .22 tüfeğimi hazır hale getirmek için kaldırdım. Tüfeği bahçeye doğrultuyordum, ona söylediğim gibi geride kaldığından emin olmak için Lila'ya geri dönüp baktığımda, mısır sapları arasında dolaşan herhangi bir tavşan olup olmadığını izliyordum.
Sanki güneş omuzlarının üstünde oturuyormuş gibi görünüyordu. Işık vücudunun tam üstünde parlıyordu. Parlıyor gibiydi. Sanki Rab İsa ışığını tam üstüne parlıyordu.
Yine de ona inansaydın.
Kız kardeşim benden üç yaş küçüktü ve annemin dediği gibi, o yeryüzünde bir melekti. Uzun, dalgalı sarı saçlar. Parlak mavi gözler. Kusursuz ten. Mükemmel sırıtma. Dünyayı aydınlattı.
"Açılar, Rab İsa'dan bir armağandır. Onlar bu dünyada onun bir parçası ve hayatlarımızı daha iyi hale getirmek için bize verildi. Düştüğümüzde bizi yukarı kaldırırlar. Dünyamızda karanlık olan her şeyi aydınlatıyorlar. Ve öldüğümüzde; sonsuza dek Rab İsa'yla birlikte olmak için bizi Cennete götürürler. "
Ve tam o sırada, bana da bir melek gibi göründüğüne yemin ederim. Kötü olduğum yerde, tam o sırada kız kardeşimin iyi olduğunu biliyordum.
Lila ağladığında annemize sarılan tek kişiydi. Her zaman annemi daha da ağlatırım.
Babamızı gülümsetebilecek tek kişi Lila'ydı. Onu her zaman bir çıngıraklı yılandan daha kızgın ve huysuz yapıyor gibiyim.
Bildiğim kadarıyla Lila asla bir sineği çalmadı, aldatmadı ya da incitmedi.
Bahçede hareket eden bir şey duydum. Lila'dan uzağa baktım ve tüfeğimi geri aldım. Bir Jackrabbit'in sıralar halinde havuç peşinde koştuğunu görebiliyordum. Küçük piç tek bir tane bile yemiyor.
Onu tüfeğimin ucuyla takip ettim ve küçük piçin durmasını bekledim. Küçük kulaklarının aşağı yukarı sallandığını ve küçük kıçının yerde döndüğünü görebiliyordum. Nefesimi neredeyse bir dakika tuttum, çünkü Jackrabbit'in nefesimi duymasını istemedim. Bir ısırık havuç almak için durduğunda, iki hızlı atış yaptım. Sonra bahçeye koştum ve cılız çite atladım.
Bir atış kaçırıldı.
Ama bir atış piçin arka ucundan vurdu. Temiz tutun. Ona vardığımda, kendisini uzaklaştırmaya çalıştığını görebiliyordum. Arka ayağı işe yaramaz. Toprağın içinden bir kan izi oluşturuyordu. Kısa bir süre durdum ve sürünmesini izledim. Beni görünce gözleri gerçekten büyüdü, ama kaçacak kadar hızlı sürünemedi.
Tüfeği düşürdüm ve boynundan yakaladım. Tekrar vurabilirdim ama yapmadım. İki elimle boynunu sıkıca tuttum ve sıktım. Bir Jackrabbit'in zayıf bir boynu olduğunu düşünürdünüz, ama yok.
Gerçekten çok sıkmak zorunda kaldım.
Ve Jackrabbits'in çığlık attığını bilmiyordum.
Ama onu boğarak öldürürken, gözleri kocaman açılmış ve başını dışarı fırlatırken tanıdığım herkesten daha yüksek sesle çığlık attı. Küçük bir kız ölüyor gibiydi. Ne kadar sıksam o kadar yüksek sesle çığlık attı.
Kemikler kırılana kadar.
Lila'yı unutmuştum. Öldürmekle çok meşguldüm. Ama sonra, Jackrabbit öldüğünde, kız kardeşimin çığlık atmaya başladığını duydum. Öldürmemi izlemişti ve kötü olduğumu görmüştü.
Küçük melek.
Korku ve gözyaşlarıyla dolu gözler.
Benden korkuyordu.
Annemin sesini yine kafamda duydum.
"Melekler, Rab İsa'nın armağanıdır."
Ölü Jackrabbit'i düşürdüğümü ya da tüfeği topraktan aldığımı hatırlamıyorum.
"Şeytan, kötü olan küçük çocuklar için gelir."
Tüfeği Lilia'da gördüm ve Rab İsa'nın bir meleğini öldürürsem ne olacağını düşündüm. Bundan daha kötü ne olabilir? Şeytan benim için gelmeli. Sağ? Ve bunun için beni almaya gelmiyorsa, hiçbiri gerçek değil. Başından beri söylediğim gibi. Hepsi numara yapıyor. Hikayeler ... hepsi bu.
Ben kovdum.
Lila çığlık atmayı bıraktı.
Boynundan biraz kan fışkırdı ve ıslak bir çuval gibi yere düştü. Tüfeği tekrar düşürdüm ve ona doğru koştum. Büyük bir deliğin olduğu boynundan parlak kırmızı kan akıyordu. Lila konuşmak istedi ama sesi bir daha asla çalışmayacaktı. Artık anlamsız şeyler veya böcek cıvıltısı yok. Artık ilahiler mırıldanmak yok.
Yanındaki uzun çimenlere indim ve hayatının yere boşalmasını izledim. Gözlerinde ateş gibi bir parıltı vardı. Ve neredeyse kiliseye inanıyordum. Ancak yangın söndü. Melek gibi kanatlanıp uçup gitmedi. Hiçbir melek onu cennete götürmek için aşağı inmedi.
O ... sadece ... öldü.
Gökyüzüne baktım ve sessizce Rab İsa'ya meydan okudum. Gel meleğini al! Kötü olduğum için vur beni! Işığını öldürdüğüm için beni vur! Eğer gerçeksen! Yap!
Ama asla yapmadı.
Anneme ve babama bunun bir kaza olduğunu söyledim. Bunun olmasını istemedim. Lila beni ürküttü ve tüfek yanlışlıkla vuruldu. Bunun olmasını istemiyorum. Yemin ettim. Ama Lila boynundan vuruldu ve onu kanamadan ve ölmekten alıkoymak için yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Çok hızlıydı.
Lila'yı bu sabah gömdük.
Annemi daha önce hiç olmadığı kadar ağlattım. Odasından çıkmayacak. Hala duvarların arkasından ağladığını duyabiliyorum.
Babamın bugün kaç kutu bira içtiğini bilmiyorum ama bu gördüğümden çok daha fazla. Bir süre önce ormana girdi. O kadar iyi yürüyemezdi. Tüfeğini aldı. Nereye gittiğini veya ne zaman döneceğini bilmiyorum.
Beni hala seviyorlar ama benden de nefret ediyorlar. Lila konusunda bana inanıyorlar mı bilmiyorum. Kötü olduğumu bildiklerini düşünüyorum.
Şu an yataktayım ve uyuyamıyorum. Güneş gitti ve odam siyah. Ben hiçbir şey göremiyorum. Lila hafif idiyse, sanırım diğer şey benim.
Karanlık.
Yatağımın altında bir şey hareket ediyor. Sessiz olmaya çalışıyor ama zeminin tahtasını çizdiğini duyabiliyorum. Ne olduğunu bilmiyorum. Ve aşağı inip bakmaya korkuyorum. Belki bir Jackrabbit içeri girmişti. Daha önce hiç olmadı. Belki vardır. Ama bir Jackrabbit'in böyle tısladığını hiç duymadım.
Ya da belki yanılıyorum.
Bakarsam, belki Şeytanın kırmızı gözlerini görebilirim. Yatağımın kenarına çok yaklaşırsam, belki kırmızı eli beni tutup siyah tırnaklarını bana batırır ve beni aşağıya sürükler, orada sonsuza dek bir ateş gölünde yanacağım.
Olabilir.
Yatağın ortasında kıvrılıp dua etmeye başladım. Ve güneş geri gelene ve ışık geri gelene kadar dua etmeye devam edeceğim.
Sadece yanılıyorsam diye.
submitted by GoldenBall44 to u/GoldenBall44 [link] [comments]


2020.10.03 11:00 sum-poopins Derin Devletin Tarihi

Derin Devletin Tarihi
Çoğunuz bunu bilmiyordur ama derin devlet teriminin ortaya çıkışı ilk olarak Türkiye'de, Susurluk Skandalı'yla olmuştur. Daha sonra Türkçeden diğer dillere geçmiştir. Bu açıdan tarihi bir önemimiz var. Peki Türkiye'de derin devlet dediğimiz şey tam olarak nasıl gelişmiştir? İşte bu sorunun cevabının bir özetini çıkardım. Çok kapsamlı ve detaylı bir konu olduğu için sadece önemli gördüğüm olaylar ve dönüm noktaları var. Gözümden kaçan şeyler olduysa affola.
---
- ABD, 2. Dünya Savaşı sonrasında, Truman Doktrini kapsamında kimi ülkelerde anti-komünist güçler oluşturuyor.
- Bu program dahilinde, Alparslan Türkeş'in aralarında bulunduğu 16 Türk askeri 1948'de ABD'ye eğitim için yollanıyor.​ Orada özel harp eğitimi alıyorlar ve kimi iddialara göre CIA onları kendi bünyesine katıyor.
- NATO ve Western Union tarafından oluşturulan Gladyo Operasyonu kapsamında, Türkiye'de 27 Eylül 1952'de Seferberlik Tetkik Kurulu (STK) kuruluyor. Bu organizasyonun amacı "kontr-gerilla" faaliyetleri gerçekleştirmek. Bir başka deyişle, SSCB'ye karşı direniş oluşturmak. STK'nın çekirdeğini bu 16 asker oluşturuyor.
STK'nın yapısı hücresel bir şekilde kurulmuş. Her hücre, yani her birim, emir geldiğinde kendi başına hareket edebiliyor. Eğitim verilenlerin bir kısmı ordunun içinde, bir kısmı sivil hayatta devam ediyor.
"Bana bunu​ Genelkurmay İstihbaratında çalışmış olan Amiral Sezai Orkunt söyledi. Abdi, bazı sivillere Kontrgerilla eğitimi verildiğini öğrenmiş ve Ankara'ya gidip bunu CIA Ankara İstasyon şefi ile konuşmuş," diyor, Çetin Altan.
Kontrgerilla eğitimi alanlara, silah, ödenek veya doğrudan bir görev verilmiyor. Bir emir gelene kadar normal hayatlarını sürdürüyorlar fakat emir geldiğinde bu uyuyan hücreler harekete geçiyor.
Bu kuvvetler doğuda yoğunlaşmış durumda çünkü istilanın o taraftan gelmesi bekleniyor.
- 1950'de Komünizmle Mücadele Derneği'nin ilki kuruluyor​ (1950’de Zonguldak’ta, 1956’da İstanbul’da ve 1963’te İzmir’de kurulmuşlardır. Aynı zamanda 1962-1963 sırasında Erzurum'da da bir dernek kurulmuştur ve Fetullah Gülen kurucuları arasındadır​).
Bu dernekler, aşırı milliyetçi hareketin merkezini oluşturuyordu ve 'komando kamplarının' kurulmasına önderlik ettiler​. 1960'ların sonuna kadar, cinayetlere, provakasyonlara ve katliamlara karışmış pek çok kişi bu kamplarda yetiştirildi.
- 1955'teki ünlü 6-7 Eylül olaylarını, yani İstanbul'da azınlıkların kitlesel bir şekilde saldırıya uğramasını ve yağmalanmasını, STK planlıyor ve gerçekleştiriyor.
Genelkurmay İstihbarat başkanlığı ve Milli Güvenlik Kurulu'nda üst düzey görevlerde bulunmuş Sabri Yirmibeşoğlu, bunu "muhteşem bir örgütlenme"​ olarak anıyor.
- 1965'te STK kapanıyor ve onun yerini Özel Harp Dairesi (ÖHD) alıyor. ÖHD'nin çekirdeğini, Türkeş'in de aralarında bulunduğu, ABD'de özel eğitim almış 16 asker oluşturuyor.
Özel Harp Dairesi'nin merkezi, Amerikan Askeri Yardım Heyeti'yle aynı binada bulunuyor.
- 1966'da Türkeş tarafından Ülkü Ocakları kuruluyor.
- 1969'da Türkeş, Milliyetçi Hareket Partisi'ni kuruyor.
MHP ve onun uzantısı Ülkü Ocakları'ndan çıkan kişiler, pek çok derin devlet operasyonuna katılıyor.
- 1971 darbesinde gazeteci Uğur Mumcu tutuklanıyor ve işkenceye uğruyor. Mumcu, işkencecilerinin "Biz kontrgerillayız. Bu devletin cumhurbaşkanı bile bize dokunamaz," dediğini yazmıştır.
- 1971 darbesinde işkenceye uğrayan Murat Belge, daha sonra ÖHD'nin devamı olan JİTEM'i kuracak olan Veli Küçük'ün kendisine işkence ettiğini söylemiştir.
- 1974'te, dönemin başbakanı olan Bülent Ecevit, kontrgerillaların varlığını Türkiye'ye duyuruyor. Bu olay şöyle gerçekleşiyor.
Dönemin Orgenerali Kemal Yamak' göre "ABD [ÖHD'ye] her yıl 1 milyon dolar gönderiyormuş. Anlaşmazlık çıkınca ihtiyacın örtülü ödenekten karşılanmasına karar verilmiş. 1974'te Ecevit'e brifing vermek zorunda kalmışlar." 'O güne kadar bu daireden Başbakan'ın bile haberi yoktu' diyor Yamak... Yani ÖHD, tam 22 yıl sivil otoriteden gizli tutulmuş."
- Ecevit, bu yapılanmanın soruşturulması için ısrarlarda bulunuyor ve bunun sonucu olarak 1977'de İzmir'deki hava alanında suikast girişimine uğruyor. Bu olaylarla ilgili şunları söylüyor.
"Ben, böyle bir örgütün varlığını ilk açıklamış bir politikacıyım ve bunun bedeli olarak da, ben ve eşim birkaç suikast girişimiyle karşılaşmıştık; ama, onları göze aldık, almak gerekiyordu. Bugün, bu soruna daha rahatlıkla çözüm getirilebilir; yeter ki, siyasî iradeyi elimizde bulunduralım ve o iradeyi gösterelim."
Gazeteci Faruk Mercan bu olaylarla ilgili şunları söylüyor.
"Ecevit'in sözünü ettiği suikast girişimi 1977 seçimleri öncesinde İzmir'de havaalanında meydana geldi. Ecevit, Çiğli Havaalanı'nda uçaktan inince, İzmir Emniyeti'nde görevli bir polis memurunun silahından çıkan kurşun yanındaki Ahmet İsvan'ın dizine isabet etti. Polis memuru kaza sonucunda yaralamaya sebebiyet suçundan üç ay hapis yattıktan sonra görevine iade edildi, ama iddialara göre mermi bir suikast mermisiydi ve silah Özel Harp Dairesi'ne kayıtlıydı."
- 1977'de, Ankara Cumhuriyet savcısı Doğan Öz, Bülent Ecevit hükümetine Türkiye tarihindeki ilk kontrgerilla raporunu sunuyor. Raporda bazı gizli örgütleri, asker yönetiminin ülkeyi ele geçirmesi için kaos ortamı hazırlamakla suçluyor. Rapordan bası kesitler.
"Gerçek olan şudur: Ülkemizde tek seçenek olarak kurulan Ecevit hükümetine ve onun demokrasiye bütün gerekleri işlerlik kazandıracağına olan umutları kitlelerde yok etmektir. Bu duyguların yerine, baskıcı (faşizan) düzeni gündeme getirmek ve bütün unsurlarıyla yürürlüğe koymaktır. Böylece, ABD ve çok uluslu ortaklılıklar, Ortadoğu sorununu büyük ölçüde çözmek amacını gütmektedirler.
Bize göre, bu sonuca ulaşmada CIA, AID, İran ve İsrail gizli haber alma örgütleri, kontrgerilla gibi gizli örgütler yönlendirmekte olup; bu örgütler, 1. ve 2. MC ile devlet aygıtını geniş ölçüde kendi amaçlarına uygun bir biçimde dönüştürerek, demokrasi düşmanı akımları iktidar etmeyi öngörmüşlerdir.
Kontr-gerilla, Genel Kurmay Harp Dairesine bağlıdır.
Kontr-gerilla, il ve ilçelerde seferberlik işlemini yürüten kurum olarak, askerlik şubelerince yönetilmektedir. Bu konuda en çok, aşamalı eğitimden geçen astsubaylar kullanılmaktadır.
Sivil güvenlik güçleri içinde de MİT elemanları ve 1. Şube görevlileri kullanılmaktadır.
Her iki kesimde ortak çalışma olarak;
  1. Gerillaya karşı eğitim, (O inanç vardır ki, goşist sol hareketleri de bunlar yönlendirmekte ve sonra da bu örgütlere karşı savaşım vererek, tabanı kazanmakta, böylece demokrasiye karşı olan eğilimleri geliştirip örgütlemektedir.)
  2. İdeolojik eğitim,
  3. Halk içinde gelişme ve halktan kadrolar oluşturma eğitimi vermektedir.
Bütün bu çalışmalar, siyasal planda MHP ve onun kadrolarınca yönetilmektedir."
Raporun kimi kısımlarına daha ulaşmak için buraya tıklayın.
- 24 Mart 1978'de savcı Doğan Öz, soruşturmasını tamamlayamadan, derin devlet adına çalışan ülkücü Haluk Kırcı tarafından öldürülüyor​ (Doğan Öz'ün yazdığı rapor şu an kayıp).
- 1978'de, derin devlet adına çalışan, savcı Doğan Öz'ün katili ülkücü Haluk Kırcı ve ülkücü lideri Abdullah Çatlı'nın da içinde bulunduğu MHP'li bir grup, Bahçelievler'de 7 solcu öğrenciyi boğarak öldürüyor. Bu olay aynı zamanda Bahçelievler Katliamı olarak da bilinmektedir (Haluk Kırcı, 7 kez idama mahkum edilmiş ama cezası gerçekleştirilmemiştir. 2015 yılında tahliye edildi).
- 1979'da, CHP milletvekili Süleyman Genç, ÖHD'nin etkisinin orduya zarar verdiğini ve ÖHD'nin derin devletin merkezi olduğunu söylüyor. Konunun soruşturulması için meclise ısrar ediyor fakat dönemin başbakanı Bülent Ecevit konuyu daha fazla üstelememesini söylüyor. 5 Ocak 1979'da, Genç'in evi bombalanıyor.
- 1 Şubat 1979'da, gazeteci Abdi İpekçi, ülkücü ve derin devlet suikastçısı Mehmet Ali Ağca tarafından öldürülüyor.
- 12 Eylül 1980'de, savcı Doğan Öz'ün öngördüğü gibi, askeri darbe gerçekleşiyor.
1970-1980 arasındaki çatışma sürecinde, 5000​ ile 6000​ arasında vatandaş öldürülüyor. Bu sayılarda solcuların payı da olsa, çoğunu ülkücüler öldürüyor.
- 9 Ekim 1980'de, Abdi İpekçi cinayetinden dolayı içeride yatan Mehmet Ali Ağca, cezasını geçirdiği hapishaneden, Abdullah Çatlı'nın da yardımıyla​, derin devlet tarafından kaçırılıyor ve papaya suikast girişiminde bulunuyor (Mehmet Ali Ağca, 2010'da tahliye edildi). Suikast girişiminin gerçekleştirilmesinde Çatlı'nın rolü olduğu da söyleniyor​.
- 1987'de, mafya patronu Alaattin Çakıcı, MİT'e katılıyor.
Dönemin MİT yöneticisi Mehmet Eymür "Çakıcı’yı belki de kullanan ilk insan benim," diyor.
MİT’in operasyon görevlisi Yavuz Ataç ise şunları söylüyor.
“Mayıs 1987’de Silahlı Kuvvetler’den ayrılıp Milli İstihbarat Teşkilatı’nda Güvenlik Dairesi Şube Müdürü olarak göreve başladım. İki ay sonra amir makamlar beni Çakıcı ile tanıştırdı. Bu kişi ile yaptığımız çalışmalar yurt dışı görevine ilişkindir...1987 tarihinde ben Alaattin Çakıcı ile tanıştırıldığımda bu kişi zaten 6—7 suçtan dolayı aranan birisiymiş o sırada.”
(Devlet Bahçeli, 2010'lu yıllarda Çakıcı'yı hapishanede ziyaret etmiş ve salınmasını istemiştir​)
- 18 Haziran 1988'de, dönemin başbakanı Turgut Özal, derin devlete çalışan ülkücü Kartal Demirağ​ tarafından suikast girişimine uğruyor. Özal, suikast öncesi dönemde derin devlet hakkında kamuya demeçler veriyordu​. Ecevit'ten beri bunu açıkça yapan ilk başbakandı.
İddialara göre, suikast emrini ülkücü general Sabri Yirmibeşoğlu veriyor. Daha sonra MGK üyesi olan Yirmibeşoğlu, iddiaları öğrenen Özal tarafından emekliliğe zorlanıyor.
- 1992'de ÖHD kapanıyor ve onun yerini, zaten bir süredir aktif olan Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele Teşkilatı (JİTEM) alıyor (JİTEM'in varlığı 2005'e kadar resmi olarak reddedilmiş fakat 2005'te JİT isminde resmi olarak da kurulmuştur).
- Uğur Mumcu, TSK'nın sahibi olduğu 100.000 ateşli silahın nasıl olup da Kuzey Irak'taki Kürt Lideri Celal Talabani'nin eline geçtiğini araştırmaya koyuluyor (Talabani 2005-2014 arasında Irak cumhurbaşkanlığını yapmıştır). Mumcu, 8 Ocak 1993'teki Ültimaton isimli yazısında​, "Kürt milliyetçileri ile istihbarat ajanları arasındaki ilişkilere ışık tutacak ilginç belgeler açıklayacağını" söyledikten 16 gün sonra, 24 Ocak 1993'te öldürülüyor.
- 1993'te, Kürt sorununu barışçıl ve siyasi bir şekilde çözmeye çalışmak için, dönemin cumhurbaşkanı Turgut Özal, MGK üyesi general Eşref Bitlis ve Özal'ın danışmanı eski bakan Adnan Kahveci, Kürt sorununa yönelik bir reform paketi hazırlıyor.
- 5 Şubat 1993'te, Adnan Kahveci bir trafik kazasında ölüyor.
- 17 Şubat 1993'te, Eşref Bitlis, uçağının düşmesi sonucu ölüyor. Bunun buzlanma sonucu olduğu iddia edilse de, ODTÜ'nün de, İTÜ'nün de hazırladığı raporlarda buzlanmaya dair delil bulunmuyor.​ Sabotaj ihtimaline değiniliyor.
- 17 Mart 1993'te, Özal hükümeti PKK ile bir ateşkes anlaşmasına varıyor ve barış konuşmaları başlıyor.
- 17 Nisan 1993'te, Turgut Özal kalp krizi sonucu ölüyor. Yakınlarının ifadeleri zehirlenme ihtimaline işaret ediyor. Yıllar sonra Özal'ın cesedi çıkarılarak yapılan incelemelerde, ölüm sebebi kesin belirlenemese de, zehirli maddeler olan kadmiyum ve DDT'ye rastlanıyor.
Özal'ın da ölümüyle beraber barış konuşmaları sekteye uğruyor.
- 24 Mayıs 1993'teki PKK pususuyla beraber barış süreci tamamen sona eriyor. Devlet yetkililerinin açıklamalarına rağmen, pusuyu PKK üstlenmiyor.
Bu noktadan sonra savaş daha da şiddetleniyor.
- 25 Haziran 1993'te Tansu Çiller başbakan oluyor.
Cumhurbaşkanı Demirel ve Başbakan Çiller'in yönetiminde, Özal'ın karşı çıkmış olduğu Kale Planı devreye sokuluyor. Bu plan dahilinde, PKK ile savaş için "her türlü yola" başvuruluyor​.
- 4 Ekim 1993'te Çiller şu açıklamayı yapıyor.
"Elimizde PKK'ya yardım eden iş adamı ve sanatçıların listesi var. Bunları daha önce de uyardım. Hala aklını başına almayanlar var. Herkesin önünde açık açık söylüyorum. Eli kanlı terör örgütüne maddi ve manevi destek verenler ya ayağını denk alsın ya da hadlerini bildireceğiz. Terör ya bitecek, ya bitecek!"
Bu olay Çiller'in Listesi olarak biliniyor.
Açıklamayı takip eden ayda, yaklaşık yüz kişi, üniformalı komandolar tarafından polis arabalarıyla kaçırılıyor ve öldürülüyor.
Derin devletin adamı, ülkücü lider Abdullah Çatlı, listedeki isimlere şantaj yapıyor ve para karşılığı isimlerini silmeyi teklif ediyor. Kurbanlardan birisi Behçet Cantürk, Çatlı'ya 10 milyon dolar ödüyor. Bir başkası, 'Kumarhaneler Kralı' Ömer Lütfü Topal 17 milyon dolar ödüyor. Ancak parayı alan Çatlı bu kişileri kaçırtıyor ve öldürtüyor, kimi zaman önceden işkence de ettiriyor.
- Bu dönemde, Hizbullah, polis desteği ve askeri eğitimle, PKK'ya karşı destekleniyor.
- 4 Kasım 1993'te, JİTEM'in kurucularından birisi olan ve emekli olmuş Cem Ersever suikastle öldürülüyor. Ersever, emekli olduktan sonra basına JİTEM'deki aktiviteleri hakkında konuşmaya başlamıştı.
1993 yılında gazeteciler, cumhurbaşkanı da dahil yüksek derecede devlet yetkilileri ve diğer önemli kişilerin uğradığı suikastler ve şüpheli ölümler, daha sonraki soruşturmalarda bir "gizli 1993 darbesi" söylemini oluşturmuştur.
- 3 Kasım 1996'da Susurluk Kazası veya başka bir isimle Susurluk Skandalı meydana geliyor.
Interpol tarafından kırmızı bültenle aranan ülkücü lider ve suikastçı olan Abdullah Çatlı, İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı olan Hüseyin Kocadağ ve Çatlı'nın kız arkadaşı ölüyor. DYP milletvekili Sedat Edip Bucak yaralı olarak kurtuluyor. Kazada 'devlet, siyaset ve mafya' ilişkileriyle beraber derin devletin suçları ortaya çıkıyor.
Kaza sonucu açılan soruşturmalardan çıkan kimi bilgiler şunlardır.
a) Devlet, uyuşturucu ticaretinin içine oldukça fazla girmiş bulunmaktadır. Türkiye'deki uyuşturucu ve özellikle o dönemde önemli olan eroin ticaretini büyük oranda kontrol etmektedir. Devlet yetkilileri bu ticaretten kazandıkları milyarlarca doları cebe atmışlardır​.
Uyuşturucu ticaretinin boyutunun anlaşılması için şu sayılardan bahsetmek yararlı olacaktır​: O zamanlarda Türkiye'deki eroin ticaretinin ederi 50 milyar dolardı. Öte yandan devletin yıllık bütçesi 48 milyar dolardı.
b) Kaza aslında bir "kaza" değil fakat derin devlet içindeki güç çekişmesi sebebiyle gerçekleşen bir suikasttır. Bunun bir parçası da, derin devlet adına çalışan o zamanın Adalet Bakanı Mehmet Ağar'dır. Kaza olmadan önce, Ağar, arabadaki kişilerle bir otelde buluşmuş ve konuşmuştur. Ancak suikastın gerçekleşeceğini bildiği için arabaya binmemiştir​.
Derin devletteki rolü hakkında soruşturulan Ağar, şu ünlü sözleri sarf etmiştir: "Devlet isterse konuşurum."
(Mehmet Ağar, yıllar sonra, sadece 2 sene hapis yatıp çıkmıştır)
c) PKK'ya karşı savaşmaları için mafyalar devlet tarafından silahlandırılmış ve devlet bünyesine alınmışlardır. Kocaeli Çetesi, Söylemez Çetesi ve Yüksekova Çetesi bu mafyalardan en önemli üç tanesidir. Bu çeteler ile devletin arasındaki sınırlar erimiştir ve çeteler aynı zamanda birbirleriyle yarışmaktadır. Bucak ve Söylemez çeteleri kendi aralarında bölge savaşı gerçekleştirmektedir.
d) Tansu Çiller, 1995 senesinde, Azerbaycan'da darbe yapılması için bakan Ayvaz Gökdemir'e, o sırada Emniyet Genel Müdürü olan Mehmet Ağar'a, daha sonra Hrant Dink cinayetinde de rolü olacak olan İbrahim Şahin'e ve Korkut Eren'e emir vermiştir.
Aliyev'in yerine geçirilmesi planlanan Elçibey, Türkeş'le ideolojik ortaklık içinde olan bir turancıdır.​ Bu yakınlık ve olay, Türkiye ve Azerbaycan ilişkilerinde gerginliğe yol açmıştır.
Cumhurbaşkanı Demirel'in, Azerbaycan başkanı Aliyev'i durumdan haber etmesi sonucu darbe önlenmiştir.
e) Jandarmanın istihbarat birimi olan JİTEM, derin devletin merkezini oluşturmaktadır.
f) Başbakan Tansu Çiller'in de derin devletle ilişkileri ortaya çıkmıştır fakat ifade vermeyi reddetmiştir. İfade vermesi için zorlandığında, koalisyon hükümetini bozmakla tehdit ederek ifade vermekten kurtulmuştur (Çiller, derin devletteki rolü sebebiyle asla yargılanmadı).
g) Derin devlet pek çok sayıda sivili, faili meçhul cinayetler ve suikastlerle öldürmüştür.
Bu maddedeki bilgiler, farklı kaynaklar tarafından da desteklenmektedir.
https://preview.redd.it/qmtduvu6t9t51.png?width=1056&format=png&auto=webp&s=5811795a1cddc2676659dc98ddd4baf8757f9335
Yukarıdaki grafik, Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nın yıllık raporlarından​ hazırlanmıştır. Aşağıda, bu verilerin daha detaylı halleri vardır.
https://preview.redd.it/ii4lxuk8t9t51.png?width=1024&format=png&auto=webp&s=e06361880f48e10367f4d9616dd194158073ab85
1991-2000 arasında toplamda 1071 yargısız infaz, 1737 faili meçhul cinayet ve 613 kayboluş vardır. Bunların toplamı 3421 kişiye denk gelmektedir. Bu cinayetlerin en yoğun olduğu dönem 1991-1995 arasına denk gelmektedir.
Mehmet Hatman'ın yaptığı bir belgesele göre, 1991-2000 arasındaki bu öldürmelerin sayısı 4653'tür. Bu sayıya nasıl ulaştıklarını şöyle açıklamıştır.
"Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne giden davalara baktık. Bölge barolarının yaptıkları çalışmaları inceledik. İnsan Hakları Derneği’nin merkez ve Diyarbakır şubelerinin çalışmalarına baktık. Yakınlarını Kaybedenler Derneği’nin istatistiklerinden de yola çıkarak bu rakama ulaştık."
CHP genel başkan yardımcılığını da yapmış olan hukukçu ve siyasetçi Sezgin Tanrıkulu, JİTEM'in "öldürdüğü veya öldürdükten sonra kaybettiği" kişi sayısının 4000-5000 civarında olduğunu söylemiştir.​ 2009'da verdiği bu röportajda, JİTEM'in hala dağıtılmadığını da eklemiştir.
- Abdullah Çatlı'nın cenazesine Muhsin Yazıcıoğlu gitmiştir ve Çatlı ile arkadaşlıklarının, ülkü ocaklarındaki zamanlara dayandığını ve 18 yıl geriye kadar gittiğini söylemiştir.
- 26 Kasım 1996'da yaptığı bir DYP konuşmasında, Çiller "Bu millet uğruna, ülke uğruna, devlet uğruna kurşun atan da yiyen de her zaman bizim için saygıyla anılır. Onlar şereflidirler," diyerek derin devletin cinayetlerini onaylamıştır.
- 1997'de, Tansu Çiller, "Susurluk'a sahip çıkıyoruz," demiştir.
- Halkın bu skandala karşı sessizliği ve tepkisizliği, bazı yorumcular tarafından onay olarak yorumlanmıştır.
- Susurluk Skandalı'nı soruşturmakla görevli yetkililerden önemli isimler, şüpheli araba kazalarında ölmüşlerdir.
a) 29 Ağustos 1997'de, MİT görevlisi Ertuğrul Berkman araba kazasında ölmüştür.
b) 8 Aralık 1997'de, Hakim Akman Akyürek araba kazasında ölmüştür.
c) 21 Kasım 1999'da, Meclis Susurluk Komisyonu sözcüsü olan milletvekili Bedri İncetahtacı, araba kazasında ölmüştür.
- 2009'da, Şırnak'ın Cizre ilçesindeki "ölüm kuyuları" hakkında bir dava açılmıştır. 1990larda aktif olan bu ölüm kuyuları asitle doldurulmuşlardı ve JİTEM'in kaçırdığı kişileri veya bu kişilerin cesetlerini bu asit kuyularına attıkları düşünülüyor.
Davanın kilit tanığı olan Mehmet Nuri Binzet'e, ifadesini çekmesi için rüşvet teklif edildiği doğrulanmıştır.​ Binzet aynı zamanda tehdit edilmiş ve daha sonra ifadesini çekmiştir.
---
Derin devlet konusunda daha oldukça fazla bilgi var. AKP döneminde yapılan Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarını incelemediğim ve güvenilirliklerinde kimi şüpheler olması sebebiyle dahil etmedim. Buna rağmen, şu ana kadar olan bilgilerden çok fazla sonuç çıkıyor. Bunlarla sınırlı olmamakla beraber, bazıları şöyle:
- MHP'nin ve ülkü ocaklarının derin devlete suikastçı yetiştirmek ve onun ideolojisini yaymak için kurulması. Önemli suikastlarda ismi geçen katillerin hepsinin ülkücü olması
- Derin devlet, MHP ve ülkü ocaklarının Türkiye'yi destabilize etmesi ve 1980 darbesine yol açan kaos ortamını hazırlaması. Bu planlarını açığa çıkaran savcıyı öldürmeleri
- MHP'nin ve ülkü ocaklarının kurulmasında, Türkeş aracılığıyla ABD'nin rolü
- Devletin, kendi vatandaşlarından binlercesini, yasaları çiğneyerek öldürmesi ve bunun hesabını vermemesi
- Derin devletin uyuşturucu ticaretini kontrol etmesi
- Derin devletin çetelerle işbirliği yapması ve bu yüzden çetelerin devlet içine sızması
- Derin devletin parçası olan hiçbir önemli ismin hesap vermemesi
- Derin devleti soruşturan yetkililerin sürekli olarak, farklı dönemlerde öldürülmesi
- Derin devleti soruşturan aydınların öldürülmesi
- Başbakana ve diğer yüksek konumlardaki yetkililere suikast girişimleri
- Cumhurbaşkanı, onun danışmanı ve bir MGK üyesi generalin öldürülmesi
- Derin devletin Kürtçü ekstremistlerle ilişkisi olması ve Türk-Kürt çatışmasının devam etmesini istemesi. Bu uğurda, bir general ve cumhurbaşkanını bile öldürmesi
- Başbakanlık yapmış Tansu Çiller'in derin devletle bağlantılı olması ve bu konuda hesap vermemesi
- Türkiye halkının, bu konuda sessiz kalarak derin devletin yaptığı bütün bu hukuksuzlukları, cinayetleri, katliamları ve darbeleri veya darbe girişimlerini onaylaması
- Derin devletle bir hesaplaşma yaşanmadığı ve en azından kısmen varlığını sürdürmesi
submitted by sum-poopins to ilericilik [link] [comments]


2020.10.01 01:02 karanotlar Gerçekten Daha Gerçek – Brian Massumi

Gerçekten Daha Gerçek – Brian Massumi
Mustafa Burak Arabacı
https://preview.redd.it/n0vapcg97dq51.jpg?width=1000&format=pjpg&auto=webp&s=d233571ce475a5c0b4bc5a70c2b859ef270b3818
Hiper-gerçeklikte, işaretler artık dışsal bir asıl-olan’a matuf değil yahut onun bir temsili değil. Öylece salt kendileri olarak duruyor, ve salt başka işaretlere ilişkinler. Bir kısım boyutları ayrıştırılabilir, dilin fonemleri açısından, ikili dakika ayrımlarının birleşimiyle. ama postmodernizm eveleyip geveliyor
Çağımızın kültürünün tekrarlı-dolaşımında mevcut olan baştan çıkarıcı imajlar var. Dünyamız, Baudrillard’ın deyimiyle, bir tür postmodern kıyamet sonrası halin içindeki hiper-uzaya fırlatıldı. Havasız atmosfer matuf-olan’ı boğdu, bizi boş bir merkezin etrafında dönen ereksiz yörüngedeki uydulara terketti. Artık bir gerçekliğe matuf olmayan, uçuşan imajlardan yapılı bir eteri soluyoruz (-1-). Baudrillard’a göre simülasyon bu: gerçeğin gerçekliğinin işaretlerinin ikamesi (-2-). Hiper-gerçeklikte, işaretler artık dışsal bir asıl-olan’a matuf değil yahut onun bir temsili değil. Öylece salt kendileri olarak duruyor ve salt başka işaretlere ilişkinler. Bir kısım boyutları ayrıştırılabilir. Dilin fonemleri açısından ikili dakika ayrımlarının birleşimiyle ama postmodernizm eveleyip geveliyor. (-3-) İmajlar onları zemine çekecek bir çekim-kuvvetinin yokluğunda hızlanıyor ve birlikte koşuşturmaya meyyaller. Değiştirilemez oldular. Herhangi bir terim bir başkasının yerine ikame edilebilir oldu: Külliyen indeterminasyon (determinasyon’un zıttı) (-4-). Homojen yüzeyin bu dizimsel kayganlığıyla yüzleştikçe, konuşmasız kaldık. Salt meczup bir halde, öylece, seyrediyoruz (-5). Sürecin sırrı kavrayışlarımızın ötesinde. Anlam kendi içinde patladı. Dışsal bir asıl yok, ama her yerde ve daimi olanı var. Dizimsel kayganlığın zemini için cevaplar veren paradigmatik boyut sadece takas ve tekrarlı-dolaşımın hazsız orgy’sinde asgari düzeyde ayrıştırılmış işaretler bulanıklık yaratıyor. İmajlarda saklı olan kendi jenerasyonundan sorumlu genetik kodlar (-6-) anlam erişim ve görüşün dışında ama bu bir mesafenin ardında olmasından kaynaklanmıyor; anlam erişim ve görüşün dışında çünkü kod küçültüldü. Nesneler imajlara, imajlar işaretlere, işaretler enformasyona, enformasyon ise bir çipe sıkıştırılıyor. Her şey moleküler bir ikiliğe indirgeniyor. Bilgisayarlaştırılmış toplumun genelleştirilmiş dijitalliği (-7-).
Ve biz öylece bakakalıyoruz. Tam olarak pasif olduğumuz söylenemez, çünkü aktif-pasif dikotomisi de dahil bütün kutupluluk gözden kayboldu. Bizi merkezine alan bir dünyamız yok ama biz kendimiz ihsası elektriksel olan bir zemin işlevindeyiz (-8-). Eylemde bulunamıyoruz, sadece teslim alınıyoruz. Açılmış ağzımız ve açık gözlerimizle emiyoruz. Sessiz yığınların kitlesel entropisinde hareketli-titreşimli imajların oyununu yalıtıyoruz.
Bunları okumak bir bakıma eğlenceli. Ama naif bir gerçekçi yahut emişken bir sünger olmanın dışında sahiden bir seçeneğimiz yok mu?
Simulakrumun oluşturduğu benzeşme bir anlamda, bir son değil. Deleuze ve Guattari’nin yazdığına göre, “Bir şey görünür olmak için, yapısal belirtkelerin simülasyonunu oluşturmaya itelenir ve kendi maskeleri olma işlevi gören itkilerin belirtkelerine doğru kayar… O şey, maskesinin altında ve kastettiklerinde, zaten kendisinin bütünlüğü sonradan kurulacak olan spesifik yüksek belirtkeleri ve uçlardaki formlarına yatırım yapmıştır.”
Deleuze ve Guattari üçüncü bir yol açıyor. Tek bir yerin uzamında geliştirilmemiş olmasına rağmen, simülasyon teorisinin Deleuze ve Guattari’nin çalışmalarından çıkarılması bize dinazorlara dönmeden yahut bizi hiper-kinizme fırlatıp bırakmadan geç-kapitalist dönemdeki kültürel şartlarımızı analiz etmek için bir başlangıç verebilir.
Yaygın tanıma göre, simulakrum aslı ile ilişkisi kopya olduğunun söylenmesi imkansızlaşacak denli sönümlenmiş kopyanın kopyası demek. Salt kendinden ibaret olarak duran, aslı olmayan bir kopya. Frederic Jameson foto-realizm örneğini veriyor. Bir kopyanın resmedilmesi gerçekliğe ilişkin değil, lakin bir fotoğraf, zaten orijinal olanın kopyası (-9-). Deleuze, “Eflatun ve Simulakrum” makalesinde başlangıç noktası olarak benzer bir tanımı ele alıyor fakat bunun yetersizliğine de vurgu yapıyor. Bariz bir noktanın ötesi için, ayrımın artık tek bir derecelendirmesi yok. Simulakrum farklı doğaları olan fenomenlerin tamamından ziyade bir kopyanın iki defa silinmesi: asıl ve kopya arasındaki bariz ayrımların altını ve altındaki zemini oyulması (-10-). Kopya ve asıl terimleri bizi temsil ve nesne-üretimi/nesnenin-yeniden-üretimi dünyasına bağlıyor. Bir kopya, kaç defa silinmiş olduğu, gerçekliği yahut sahteliği farketmeksizin, dahili olanın varlığı yahut yokluğu üzerinden tanımlanır; temeldeki ilişkisi asıl-olan ile benzerlikleridir. Simulakrum ise, sadece asıl olduğu varsayılan ile dışsal ve aldatıcı bir benzerlik yaratır. Onun üretim süreci, içsel dinamikleri, onun aslı olduğu varsayılandan tamamıyla farklıdır, onunla benzerliği salt yüzeysel bir etki, bir illüzyondur (-11-). Fotoğrafın üretimi ve işlevinin fotoğraflanan nesne ile bir ilişkisi yoktur. Foto-realist tablolar ise bir bakıma temeldeki farklılığı örterler. Temsilin apaçık gösterimi değil maskelenmiş farklılık, bilhassa simülakrum ile ilişkili olan tekinsizliği üretirler: Asıl-olan’ın yerine geçmesi için yapılmış bir kopya. Bir simulakrumun farklı gündemleri vardır, farklı tekrarlı-döngüsel devrelere girer. Deleuze kopya kalıplarını başarıyla parçalamış olan simülakraya örnek vermek için pop-art’ı kullanır (-12-): Kendi kendilerine yaşam bulan çoklaştırılmış, stilize edilmiş imajlar. Sürecin itkisi “asıl-olan”ın eşdeğeri olmaya yönelik değil, bilakis simulakrumun kendi kudurmuş üremesine yeni bir uzayın kapılarını açmak için ona ve onun dünyasına muarız hale gelmek. Simulakrum kendi farklılığını oluşturuyor. İçe doğru bir patlama değil bir farklılaşma; mutlak yakınlığın değil galaktik mesafelerin bir göstergesi.
Simulakrumun oluşturduğu benzeşme bir anlamda, bir son değil. Deleuze ve Guattari’nin yazdığına göre, “Bir şey görünür olmak için, yapısal belirtkelerin simülasyonunu oluşturmaya itelenir ve kendi maskeleri olma işlevi gören itkilerin belirtkelerine doğru kayar… O şey, maskesinin altında ve kastettiklerinde, zaten kendisinin bütünlüğü sonradan kurulacak olan spesifik yüksek belirtkeleri ve uçlardaki formlarına yatırım yapmıştır.”(-13-). Aynılaşma bütünüyle yeni yaşamsal bir boyutun maskelenmeye başlanması… Bu haddizatında doğadaki taklitlere bile uygulanır. Bir yaprağı taklit eden bir böcek, etrafını kuşatan bitki belirtkesi ile birleşmez lakin avcıların mücadelesinde başka bir aleme yeniden ve yeni bir kılıkta girer. Taklit, Lacan’a göre, kamuflajdır (-14-). Bir muharebe meydanını teşkilatlandırır. Yanıltıcının/yanılgının özünde içkin bir güç vardır: Aldatmacanın olumlanan gücü, bir başkasının yaşamı ile kendini maskelemenin stratejik avantajını elde etmenin gücü.
Ridley Scott’un filmi Blade Runner mezkur aldatmaca savaşında esas düşmanın “asıl-olan” olduğunu gösterir. Dış dünyadaki taklit-klonlar yerli toplulukların arasına karışmak için değil kendilerine içkin dışarıda-kalmışlığın sırrına kani olmak için dünyaya gelirler. Böylece esaretlerinden kurtulup kendi anlayışları ile tam hayatlarını yaşayabileceklerdir. Taklit yanlışlayıcısını biricik-oluş’un dizginlenemeyen açıklamasına doğru iten yaşam gücünün bir belirtisidir. Baskın olan taklit-klonun gözlerini yapan adama söyledikleri simülasyonun genel bir formülü olarak ele alınabilir: “Benim gördüklerimi görebilmenin tek yolu senin gözlerinle bakmam.” Eğer önceden ölümlerinin vakitlerinin belirlenmişliğini değiştirebilselerdi, taklit-klonlar dünyada insan taklitleri olarak kalmayacaklardı. Gezegenlerarası yaşamsal boyutlarını geri alacak ya da oraya geri kaçacaklar, böylece hiçbir insanın daha evvel görmediği ve göremeyeceği şeyleri görebileceklerdi. Onların taklit-edişi ise sadece farklılığın yüklenimi ve maske-çıkarma işlevi gören yolun üstündeki bir mola istasyonu idi. Eric Alliez ve Michel Feher’in gözlemlediği gibi, simulakruma karşı en iyi silah onun bir yalancı-kopya olduğunu göstermek için maskesini düşürmek değil, onu gerçek bir kopya olmaya zorlamak ki bu da onu asıl-olan’ın çıraklığına ve temsiline göndermek demektir. İsyankar taklit-klonları üreten şirket ikinci-el insan hatıraları ile tamamlanmış yeni bir taklit-klonu ifade ediyor (-15-).
“Simülasyon” diyor Deleuze ve Guattari “Gerçekliği yenisi ile değiştirmez… despotik aşırı-kodlama operasyonu ile gerçeğin yerini alır, gerçekliği dünyanın yerini alan yeni tam bir beden üzerinde üretir. Bu da gerçeğe yarı-sebep (quasi-cause) ile gerçeğe el koyulması ve gerçeğin üretilmesini açıklar”
Evvelden simulakrumu kopya ve asıl-olan terimleri içerisinden tartışmanın güdük kalacağını söylemiştim ama şimdi kendimi salt asıl-olan’dan bahsederken lakin asıl-olan’ın simulakrum ile bir ölüm kalım savaşı verdiğini iddia ederek bunu yapıyorum. Asıl-olan’ın gerçekliği uğraşılmasına muhtaç olduğumuz bir soru. Baudrillard bu soruyu gerçeğiyle değiştirilen simülasyonun kendisinin de var olduğunu yahut simülasyonun orada ve zaten hep orada olduğunu söyleyerek soruyu sürüncemede bırakıyor (-16-) Deleuze ve Guattari ikisine de evet diyor. Alternatifi yanlış zira simülasyon gerçeğin kendisini üretiyor, yahut, gerçeğin kendisinin zemininde daha tam, daha gerçek (gerçekten-daha-fazlası). “Gerçeği kendi ilkesinin ötesinde etkili bir şekilde üretildiği bir noktaya taşıyor.” (-17-). Her simülasyon kalkış noktasını, bariz bir şekilde durağan kimlikleri, arazileri içeren düzenlenmiş bir dünya olarak alır. Fakat bu “gerçek” varlıklar kopya numarası yapmaya razı olmuş simülakranın üzerini kaplar. Louis Feuillade’nin çektiği sessiz bir film süreci resmediyor.
Vendémiaire Birinci Dünya Harbi’nin son günlerinde geçiyor. Olaylar basit: Fransa’nın kuzeyinde savaşta çarpışamayan sıradan bir ailenin mensupları güneyde işgal edilmemiş arazilere kaçıyor ve tüm gayretlerini şarap yapımına harcamaya başlıyorlar. Orada, ailenin kızlarından birinin müstakbel kocası ile ve iki Belçikalıyı öldürerek kimliklerini ele geçirerek İtilaf Devletleri topraklarından bir yandan İspanya’ya kaçacak parayı bulmaya çalışarak geçmek isteyen, pek de tekin olmayan Alman asker kaçakları ile tanışacaklardır. Almanların planı istedikleri parayı üzüm bağının sahiplerinden çalmak ve suçu hasatta çalışan çingene kadının üzerine atmaktır. Plan, Almanlardan biri tam bulunma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu sırada, boş bir üzüm depolama tankına düşmesi ile çöker; Alman yandaki tankta bulunan üzümler fermente olurken zehirli gazlara maruz kalarak oracıkta ölür. Cesedi çaldıkları ile birlikte bulunur ve çingene hırsızlıkla itham edilmekten kurtulur. Diğer Alman ise sarhoş olduğu esnada Almanca konuşarak kendini yakalatır.
Film üzümlerin kıskacında… Üzüm hasadından temin edilenler olay örgüsündeki durumun ilk müşevviki oluyor ve dilemmayı insanlardan ziyade üzümler kendileri çözüyorlar. Film sadece üzümlerin kıskacında değil, olmazsa olmaz bir unsur olarak film şarabın içinde yüzüyor. Her önemli an şarap üzerinden açıklanıyor: Aşk kocasının şarap bardağında parıldayan dans eden kadının imgesi üzerinden açıklanıyor. Almanların tehdidi üzüm şarabı üstünde tepinen kaçaklardan biri üzerinden en üst düzeyde açıklanmış. Kahramanlık, arkadaşlarının zafer istençlerini diriltmek ve vatanlarının hatırlatan tadı vermek için siperlere geri dönmeye çalışan özgecil/altruistik süvari-er üzerinden örneklendiriliyor, zafer geldiğinde ise şerefine şarap kadehleri kaldırılıyor; ve film şaraplarla bezeli duygusal bir tablo ile son buluyor. Filmin son sözü ise o şarap mahzenlerinden yeni bir ulusun yeniden doğacağını söylüyor. “Simülasyon” diyor Deleuze ve Guattari “Gerçekliği yenisi ile değiştirmez… despotik aşırı-kodlama operasyonu ile gerçeğin yerini alır, gerçekliği dünyanın yerini alan yeni tam bir beden üzerinde üretir. Bu da gerçeğe yarı-sebep (quasi-cause) ile gerçeğe el koyulması ve gerçeğin üretilmesini açıklar” (-18-). Bölünmez, soyut şarap akışı ulusun görkemli bedenidir. Kendisini aşkın gücü, zafer ve yeniden-doğuş için fesheder. Kendisini ilk ve son sebep olarak arz eder. Ama barizdir ki savaş şarap ile kazanılmamıştır. Onun nedenselliği bir illüzyondur. Ama etkili bir illüzyon zira işleri yolunda tutmak için gerçekliğin içine yeniden-zerk edilmiştir: Aşkı açıklar, bir yandan adamı iyi bir koca olmaya ve oğullarına ulusun yükselişini miras bırakmaya teşvik eder; vatanseverliği açıklar, bir yandan da askerleri zafer için kamçılar. İşte bu yüzden ona yarı-neden deniyor. Bedenleri ve şeyleri kendi vücutlarından çıkarıp ideal kimliklerin aşkın uzamına taşır: İhtişamlı bir kadın, görkemli bir aile, muazzam bir ulus. (Hatırlayalım: “gerçeği kendi ilkesinin ötesine taşır…”) ve sonra, orada onlar için ve onları dağıtılan kimliklere uydurmak için kendini bekleten ideal uzamı büküp bedenler ve şeylerle kavuşmalarını sağlıyor. (Hatırlayalım: “… etkili olarak üretildiği noktada”). Aynılaşma ve temsil bağlantılarının (network) tamamını yaratıyor. Asıl-olan ve kopyanın her ikisi de aynı ihtişamlı anlatım sürecinin ürünleri, nihai erek ise dünyanın yeniden yaratılması, yeni bir yer-yurt’un yaratılması.
Bu hesap-kitap, asıl-olan ve kopya arasındaki kutupluğu her ikisine de aynı makinenin bir parçası olarak işlev gören ikinci el muamelesi ederek alt ediyor. Ama öyle gözüküyor ki gerçek ile imajiner olan arasındaki dikotomiyi dokunmadan bırakıyor
Yarı-sebep, kendi gücü temelinde yaygınlaştırıcı-dağıtıcıdır. İyi bedenleri kötülerinden ayrıştırır. Bir başka deyişle onları bir asıl olmamalarına rağmen öyleymiş gibi arz eden aynılaşmanın müthiş illüzyonuna razı olan bedenleri farklı bir gündemle işleyen hain kopyalar haline gelmeleri için yönetir. Yarı-sebep Fransız vatanseverlerini işbirlikçi Almanların maskelerini düşürmek için harekete geçirir (Alman kaçakların sayısının iki olması tesadüf değil; Simülakrumun kimliğe karşı tehditkar olan çokluk tavrını takınıyor ve ne pahasına olursa olsun engellenmesi gereken bir uçuş rotasında seyahat ediyor. Burada çokluk bir ikiliğe indirgenmiş zira kapitalizmin oedipal prosedürleri altında, kimlik içinde kimlik-olmayan-kimlik, öznenin, ilan-edim’in öznesi ve ifade’nin öznesi olmak üzre ikiye bölünmesi ile şekil alıyor: Almanlardan biri sessiz kalmaya mecbur bırakılıyor) ki çingeneyi ise belirgin ötekiliğine rağmen çalışkan, dürüst Fransız kadını olarak gösterir.
Bu hesap-kitap, asıl-olan ve kopya arasındaki kutupluğu her ikisine de aynı makinenin bir parçası olarak işlev gören ikinci el muamelesi ederek alt ediyor. Ama öyle gözüküyor ki gerçek ile imajiner olan arasındaki dikotomiyi dokunmadan bırakıyor; ta ki bu ihtişamlı-anlatım süreci tarafından ele geçirilmiş bedenlerin ve şeylerin kendilerinin farklı yarı-sebep düzey-düzlemlerindeki öncül simülasyon-temelli yaygınlaştırma-dağıtım’ların bir sonucu olduğu anlaşılana değin. Simülasyon içinde simülasyon. Gerçeklik iyi kıvama getirilmiş simülasyonlar harmonisi dışında bir şey değil. Dünya birbirine bağlı simülasyonların kompleks tekrarlı-döngüsel devresi ki Feuillade’in filminde de bu yerine oturuyor. 1919’da yapılmış, hemen savaştan sonra, her savaşın bilhassa da boyutlarından biri üzerinden bakılınca güçlü bir yersiz-yurtsuzlaştırma etkisi var: Askerlerin silah altına alınması, vasıta ve silahlarla teçhizatı ve erzak tedariki, başka ülkelerden gelen mülteciler, başka ülkelere iltica edenler, parçalanmış aileler, bütün bölgelerin tesviyesi… Filmin kendisi, kendisini o sökümlenmiş duruma eklemleyerek birleştirici bir yersiz-yurtsuzlaştırmanın tümlenmesine yardım etmesi anlamında bir simülasyon; ulusun yeniden-doğuşunu inşa etmek için… Vendémiare, cumhuriyetçilerin takviminin ilk ayının ismi.
Bundan çıkarsayabileceğimiz salt asıl-olan ile kopya-olan’ın ayrımı değil, yahut salt gerçek ve imajiner olanın ayrımı değil, simülasyonun iki mod’unun ayrımı. Biri, Feuillade’ın filminde örneklendirilen, normatif, düzenli ve yeniden-üretilebilir varlığın kendisinde yer alan bariz özellikleri seçmiş: Çalışkanlık, sadakat, iyi anne-baba olmak vs. yüzeyde bir aynılaşmanın bağlantılarını yaratıyor. Bunlar yüzeydeki aynılaşmalar zira bir miktar derine inilince aynılaşma değil salt standardize edilmiş eylemler oldukları görülüyor: Varlıkların bütün yaptıkları çağrıldıklarında olması istenen şey olmaları (bu bakıştan, çingene Fransızlar kadar Fransız oluyor). Bedenlerin yaptıkları ise normalleştirilmiş ve basitçe yeniden-üretilebilir işlevleri olan mucizevileştirilmiş kimlikler demetinin soyut şebekesi içerisinde nerede konumlandıklarına göre değişiyor. Bu Eflatuncu anlamda kopyalara değil insan taklit-klonlar’a dair bir soru. Her toplum bu cinsten bir yarı-sebep sistemi yaratıyor. Kapitalist toplumda nihai yarı-sebep, Marx tarafından tanımlandığı üzre her şeyi kendisine matuf kılan mucizevileşmiş bir madde ve kendisini ilk ve son sebep olarak sunuyor. Kapital’in kendisi (-20-). Simülasyonun bu mod’unun ismine “gerçeklik” deniyor.
Simülasyonun diğer mod’u, kendisini tüm aynılaştırma ve taklit-klonlaştırma sistemine karşıt olarak ortaya koyar. Ayrıca yaygınlaştırıcı-dağıtıcı olmasına rağmen, yaygınlaştırma-dağıtım’ın etkisi sınırlanabilir değil. Bariz özellikleri kendisine seçmek yerine, tamamını seçip alır, potansiyelleri çoğaltır: İnsan olmak değil, insan-ötesi olmak… Bu cinsten simülasyona “sanat” deniyor. Sanat hem bir yer-yurdu yeniden yaratıyor, ama bu yer-yurt gerçekten yer-yurtsal değil. Gezegenlerarası bir uzayda kütleçekimi kanunlarına bağlı dünyaya pek az benziyor, ondan ziyade yersiz-yurtsuzlaştırılmış; her yönde hareket etme ihtimalini temin eden bir yer-yurt… Sanatçılar kendi tedavülden kalkmışlıklarının sırrını bulmuş taklitçiler.
Bin Yayla’da, Deleuze ve Guattari onlara temsil terminolojisine saplanıp kalmadan simülasyonun iki mod’unu da tartışma imkanı veren bir kavramsallaştırma icad ediyorlar: anahtar kavram ikili-oluş. İhtişamlı-anlatım sürecinde daima her ikisini dönüştüren ve birbirine dönüştürülebilen en azından iki terim var (-21-).
The Fly’a dönelim. Bilimadamının süreçten tek kaçış ümidi kız arkadaşını kendisinden ve sinekten bir çocuk yapmaya ikna etmektir. Ümidi ve korkusu, insan türüne Brundle-sinek’i bulaştırmak ve böylece eskisinin yerine geçmek üzre süperinsan gücü ile bezeli yeni bir tür ortaya çıkmasıdır. Süpersinek olarak üstün gelen insan…
David Cronenberg’in The Fly, Sinek filmi, buna dair bir durumu, başarısız bir durumu, sunuyor. Brundle ismindeki bilim adamı nesneleri maddesizleştiren ve onları anında istenilen bir yere ışınlayan bir makine ile deney yaparken kazara kendisini bir sinek ile eşleştiriyor. Bir nevi kütleçekime ve Newton’cu fiziğe hakaret ediyor. Bu kaza olunca Brundle pek de sinek olmuyor ama sinek-insan da olmuyor. Bundan ziyade, ikisinin de bariz özellikleri ve potansiyelleri yeni bir canavarsı-benzer-karışım’da terkip oluyor: Duvarlarda yürüyebilen ve kendisini “haşarat-politikacı” olarak tanımlayabilecek denli düşünebilen ve konuşabilen bir Brundle-sinek… Kendisini sinek’ten arındırmak için süreci geriye doğru tekrar etmeyi deniyor lakin bu defa da tek başarısı kendisini makine ile terkip etmek oluyor. Vendémiare’da portresi çizilen sınırlı ve negatif oluş’ta, şebekeye uyum sağlamak için kendi potansiyellerini törpülemek zorunda olmayı sorgulamak adına terimlerden biri kimliğin ve bedenin soyutlanması, yahut en azından böyle gözüküyor. The Fly’da olduğu gibi sınırlamasız ve pozitif oluş’ta, iki terim de aynı düzlemde: Dikine yukarı ya da aşağı bakmak yerine, kişi şebekede etraftaki kendisi için belirlenmiş başka bir pozisyona doğru hareket ediyor. Bir hayvan, bir makine, farklı bir ırk, cinsiyet ya da farklı yaşta bir insan, bir haşarat, bir bitki olmaya… İhtişamlı-anlatım süreci, atomaltı fizik kadar soyut olmasına rağmen tesir ettiği dünyayı içeriyor ve bir “kuark-parçacığı kadar gerçek… (Bin Yayla kitabındaki “Soyut Gerçek” makalesinden: Bu metindeki “gerçek” yukarıda verilen gerçek tanımlamalarına göre farklı bir anlamda; gerçekleştirilimiş simülasyonların kapsamlı bir sistemi olarak da anlaşılan, Virtüel’in gerilimli alemi ki o da gerçekliğin içinde vücut buluyor.) (Soyut Gerçek/Abstract Real: Soyut gerçek; “abstract”’ın soyutluğun dışında, materyal, maddi olmayan minvalinde bir anlamı da var, Deleuze’un kastının mahiyetine dair kitaba bakmak lazım.)
Işınlama makinesi kendini terkip ettiği terimlerle aynı uzamda… İşleme prensibi o dünyanın kuantum düzlemine hiç görülmemiş potansiyellerin bir karışımını yaratmak için soyutluk havuzuna dalmış durumda. Geri dönüşü olmadan, yeni bir beden ve arazi üretiyor. Tek seçenek bir terimden sonrakine sıçrayarak bayrak yarışındaymışçasına olup-duruş’u sürdürmek. Ta ki süreç kendisini imha edene yahut potansiyellerini tüketip yakıtını tamamen harcayana kadar ve muhteşem-hayvan ölür. Bunu gezegenlerarası uzaya benzetmek yanıltıcı olabilir: Bundan daha ötede serbest-dolaşımda bir ağırlıksızlık sözkonusu olamaz. Bu denli tam in-determine bir şey yok. Her bir kişi kendi itkisine, kendi yaşam gücüne, ne kadarını göze alabileceğine göre ayarlanmış kendi potansiyellerine sahip. Ve tortulaşmış ve evvelden-varolan “gerçek” olduğu kabul gören simülasyonlar tarafından ortalığa saçılmış engellerle dolu bir dünyanın içine doğru hareket ediyor. Genellenmiş bir in-determinasyon yok ama insanın sinekle buluştuğu yerde karar-verilemezliğin yerelleştirilmiş noktaları mevcut. Erek, öyle bir noktada biri’nin dünyasındaki kuantum düzlemine erişmek ve ikili-oluş’un stratejik taklidi ile muhtemel tüm potansiyelleri terkip etmek… Deleuze ve Guattari, elbette insanlara “nesnel” olarak bir haşarat olabileceklerini söylemiyor yahut olmalarını tavsiye etmiyor. Bu potansiyelleri intihap ve terkip etmek ile alakalı bir soru ki bu hareket ve dinlencenin birbiriyle soyut alakaları olarak tanımlanır. Etkileme ve etkilenme kabiliyetleri: soyut ama gerçek. Fikir, kendi ışınlanma makinemizi inşa edip onu gitmek ve daha ötesine gitmek için bir bayrak yarışındaymışçasına kullanmak, daha muntazam ve daha güçlü karışımlar yaratmak ve onları bir bulaşıcı hastalıkmışçasına yeryüzündeki her kimliğe bulaşana değin yayıp saçmak… ve tam-müteşekkil noktaya erişildiği yerde, işte o vakit, pozitif simülasyon temsil ve taklit şebekesine karşı kullanılabilir ve onu yeni bir dünyaya dönüşütürebilir. Deleuze ve Guattari, bu oluş sürecinin kolektif doğasında, yalnız bir sanatçıda cisimleşmiş olduğu halde, ısrar ediyor. Devrimci yahut “önemsiz/önemsizleştirilmiş/önemsenmeyen/yalnız” (Önemsiz derken, bu önemsizlik bir yalnız bırakılmışlık tecrit edilmişliğin getirisi, mesela Kafka’ya matuf söylenmiş, ki buna “Minor Art”.) Sanatçılar kendi topluluklarının sunduklarını, yanlışın güçleri ile hizaya getirirler (-23-).
Kendisini sonrasında topluma Feuillade’nin şarap assemblajında olduğu gibi yeniden-zerk edebilecek işleyen bir simülasyon yaratırlar ama bunu epey farklı, hatta bir nevi eşdeğeri denli zilzurna sarhoş edici bir etki ile yaparlar.
Baudrillard’ın söylediği yahut zaten kendinde-gerçek’liğinden ötürü indeterminasyon düzenin tersyüz edimi demek, indeterminasyon gerekli zira asıl-olan’ın sahte kopya’sı, ve her zerresi kendi sisteminin bir parçası. Baudrillard’ın kavramsal çerçevesi saltı eski-gerçekliğin nostaljisinin bir sonucu, zaten bu kendi dışındaki her şeyi tedavülden kaldıran bakıştan kaynaklı.
The Fly’a dönelim. Bilimadamının süreçten tek kaçış ümidi kız arkadaşını kendisinden ve sinekten bir çocuk yapmaya ikna etmektir. Ümidi ve korkusu, insan türüne Brundle-sinek’i bulaştırmak ve böylece eskisinin yerine geçmek üzre süperinsan gücü ile bezeli yeni bir tür ortaya çıkmasıdır. Süpersinek olarak üstün gelen insan… (Nietzsche kinayesi, anıştırması gereksiz değil. Deleuze için, “Yanlışın Güçleri” güç istencinin bir başka söylenişi, adıdır. Ve pozitif simülasyon, Deleuze ve Guattari tarafından Anti-Oedipus’ta ebedi bengidönüş olarak açıklanmış. – o da Nietzsche’den alınmış bir kavram)(-24-). Yeniden-üretim ve yeni bir etnik kimliğin oluşturulup biçimlendirilmesi bu simülasyon sürecinin suratsız-yüzleri ama onlar nihai erek değiller. Erek yaşamın kendisi, yeni-Brundle’ın kendi güçlerini saklayıp baskılamadan yaşayabileceği yeni bir dünya… Bu ihtimal başarıyla olan-güçler tarafından ezilip geçilmiş. Brundle-sinek bir kaçış yolundan mahrum bırakılmış. Brundle’ın ve sineğin bedenlerinde yazılı orijinal formül, görünüşe göre hatalı. Yapabileceklerinin en iyisini yaptılar, ama sadece kendi tedavülden kalkışlarına erişebildiler.
Tüm bunlar bizim mevcut kültürel şartlarımıza nasıl uygulanabilir? Deleuze’e göre, simulakrumun kendi maskesini düşürmeye başladığı nokta resimde pop art’ın zuhur etmesi ile başladı. Sinemada bu İtalyan Neo-Realismi ve Fransız Yeni Dalga, Nouvelle Vague ile oldu (-25-). Belki de bu noktaya şimdilerde popüler kültürün içinde tamamıyla ulaşmaktayız. İleri/gelişmiş-kapitalizm, Deleuze ve Guattari’nin tartıştığı üzre, şimdilerde eski kimliklerin ve yer-yurt anlayışının feshedilmesini, nesnelerin ortalığa salıverilmesini icbar eden, imajların ve enformasyonun hiç olmadığı kadar fazla hareketlilik (mobility) ve birleştirme potansiyeline sahip olduğu yeni bir ulus-ötesi düzleme erişiyor (-26-). Hep olduğu gibi, bu yersiz-yurtsuzlaştırmanın etkisi sadece yeniden-yer-yurt haline getirme’yi (retrerritorialization), daha büyük ve muhteşem bir dünyaçağında Kapital’in yeniden-doğacağı bir diyarın üzerinden mümkün kılabilmektir. Ama bu olurken, bir gedik açıldı. Meydan okuma bu yeni dünya simülasyonunu alıp bir adım öteye taşıyarak, geri dönüşü olmayan bir noktaya; böylece simülasyon en yüksek derecede pozitif bir simülasyona dönüşecek ‘yanlışın gücü’ ile bizi hizaya getirerek, ve sonunda da temsil şebekesi bir defalığına ve tamamen olmak üzre kapanacak.
Bu sızlanıp durarak yapılamaz. Baudrillard’ın çalışmaları uzun bir ağıt. Doğrusal ve diyalektik nedensellik artık işlevsiz, zira her şey in-determine oldu. anlamın merkezi boş, zira biz kaybolmuş yörüngedeki uydularız. Ne yasa koyucu-özneler ne de pasif köleler gibi hareket edemiyoruz zira hepimiz birer süngeriz. İmajlar artık temsile bağlı değil, zira hiperuzayda ağırlıksız bir halde salınıp duruyorlar. Sözcüklerin artık tek bir anlamı yok, zira dil-işaretleri birbiri üzerinde kaotik bir halde kayıp duruyorlar. Gerçek ve imajiner arasında tekrarlı-döngüsel bir devre yaratıldı ve böylece gerçeklik hipergerçekliğin kararsız mesafesizliğinde içe doğru patladı. Tüm bu ifadeler şayet mezkur “temsiliyet düzeni”nin tek düşünülebilir alternatifinin kesin indeterminasyon olduğu farzedilirse anlam kazanıyor. Zira Baudrillard’ın söylediği yahut zaten kendinde-gerçek’liğinden ötürü indeterminasyon düzenin tersyüz edimi demek. İndeterminasyon gerekli zira asıl-olan’ın sahte kopya’sı ve her zerresi kendi sisteminin bir parçası. Baudrillard’ın kavramsal çerçevesi saltı eski-gerçekliğin nostaljisinin bir sonucu. Zaten bu kendi dışındaki her şeyi tedavülden kaldıran bakıştan kaynaklı. Berrak haliyle söylediklerinin tamamının simulakra olagelen şeyleri unufak edip parçaladığını göremiyor: Simülakra simülasyonun gerçek kadar gerçek analiz-edilebilir prosedürleri tarafından üretiliyor yahut haddizatında gerçekten daha gerçek; zira o prosedürler gerçek’i kendi üretim ilkesine geri döndürüyor ve böylece kendilerinin yeni simülasyon rejiminde yeniden doğuşlarının yolunu hazırlıyorlar. Baudrillard oluşu ve çeşitliliği göremiyor. Simulakrumun farklılıkların ve galaktik mesafeleri çoğaltan bir oyuna kılıf olduğunu göremiyor. Deleuze ve Guattari’nin önerdiği, bilhassa “Bin Yayla”nın içinde, Baudrillard’ın çöken temsiller dünyasını etkili bir illüzyon olarak, ufak ihtimal pırıltılarının dahi ölümü olarak kavramaya mukabil bir mantıktır. Kinizmin aksine, kendimizi gerçekten daha gerçek – kendimizi-imar edişimizi canavarca bir bulaştırmayla- oldurmanın ufak ama ihtişamlı ümidi…
Çeviren Mustafa Burak Arabacı
Alıntı Yapılanlar
– 1,2,3- Jean Baudrillard,Ssimülasyonlar
– 4,5- Jean Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde
– 6,7- Jean Baudrillard, Simülasyonlar
– 8- Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde
– 9- Frederic Jameson, Postmodernizm yahut Geç-kapitalizm’in Kültürel Mantığı
-10,11,12- Gilles Deleuze, Eflatun ve Simulakrum
-13- Gilles Deleuze ve Felix Guattari, Anti-Oedipus
-14- Lacan, Psikanalizin Dört Radikal Kavramı
-15- Alliez and Feher
16- Sessiz Yığınların Gölgesinde
17,18, 20- Deleuze ve Guattari, Anti-Oedipus
-21,22- Deleuze, Bin Yayla; Deleuze, Bergsonculuk
-23- Deleuze, Kafka: minor bir edebiyata doğru; Deleuze ve Carmelo Bene, Çakışmalar
-24,25- Deleuze, Sinema II: Zaman-İmaj

https://itaatsiz.org/?p=6039
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.09.28 20:41 aprencher AMINI IZDIRABINI SİKEYİM

Uzun bi yazı yazıcam içimi dökmek istiyorum, lütfen yorumlarda tatavasını yapmayın.
Ya amına koyayım ben iyi bi ünide makine okuyorum. Online eğitim sürecinde çalıştığım kadar tüm derslere çalışsam ortalığın içinden geçerdim. Yaz okulunda ders alıyorum çıkmışlarla alakası yok. Defter kitap açık diye yarım saatte normalde yapılan sınavın iki katı soru soruluyor ve 90 yerine 30 40 dakika süre veriliyor. Kitap zaten açık deyip soruları da en zor seviyelerden seçiyorlar. Gereksiz ne kadar sabit varsa hepsini ezberledim soru çözmekten. Dersi verecek yetkinliğe ulaştım, ama sınavda sorulara geri dönemiyosun ve sadece cevabı doğru ya da yanlış yazmış olduğuna göre puan alıyorsun. Ben bu zor sorulara bile tek atarken gel gör ki işlem hataları yapıp ortalamanın üstünde olsam bile istediğim puanı alamıyorum, ve hocalar tarafından sürekli mağdur ediliyorum.
Sonra yüzbinlerce andaval her gün maskesiz dışarı çıkıp kafeleri tıklım tıklım dolduruyor diye, millet sikinin keyfine tatile gidiyor diye benim okulum online oluyor. Eğitim zaten kimsenin umrunda değil, hocalar bile hiçbir şeyi umursamıyorlar, mağdur edilmeyeceksiniz deniyor, verilen sözler tutulmuyor, hocalar hiçbir şeyi umursamıyor, toplu mail atınca isyanmış gibi algılanıyor, elin andavalları diğer sikko anadolu ünilerinde bedava geçip ortalama kasarken ben burada hocaların sikinin keyfine kalıyorum. Adamlar sınav yapıyor cevap anahtarında yanlış var ama bahaneler hazır sınav zaten defter kitap açık. Defter kitap açık ama tüm konuların yerlerini bilseniz bile soru çözmediyseniz o sürede sadece soruyu anlayıp değerleri hesap makinesine yazıyorsunuz zaten.
En son öğeniyorum ki muhteşem haşmetli yök online eğitim kararı almış. Sonra girip bakıyorum ki ulan ünileri açsan zaten millet sikişmeye gidiyor diye yorumlar amk. Bu da yetmezmiş gibi #karantina #evdekal diye tweet atan tayfa tatile gidip sonra da ailesinin yanına gelip yaşadığım sik kadar yere virüsü getiriyor. Amına koyayım abi böyle ülkenin de böyle milletin de. Her amk yeri güvenli, kafeler restoranlar güvenli, ama sadece okula gidemiyoruz. Yeter abi artık liselerde zaten hocalar kendi kurs açıp özel ders veriyorlar, parası olan okuyor amk. Özel okullar ders yapıp devlet okullarında "Ben bunu kullanamıyorum ki ya!" diyen öğetmenler, zoom altyapısını kullandığı halde çöken bir eba var. Artık zaten sinirlenmiyorum, sadece yüksek lisans için vs yurtdışına gidip orada uzun yıllar kalmak istiyorum. Yeter artık amk hayallerimi çaldığınız, önümü kestiğiniz. Ülkenin en iyi ünilerinde "Yha notumu slaytımı paylaşmicam derse gelenle gelmeyenin bi farkı olsun" diyen hocalar var.
Ulan 2 3 hafta önce banyoya tadilat yaptırdık, usta geldi muhabbet ediyoruz adam nerde okuduğumu falan soruyor, söyleyince şekli değişiyor. "Ben oraları biliyorum diyor ahlakı kötü oraların." Sana mı kaldı benim ahlakımı sorgulamak vasıfsız orospu evladı. Sıva çekmekten başka bir şey yapayan adam gelmiş bana laf sallıyor, sen niye polislik denemedin ki diyor.
Ortalık mal orospu evladı dolu, bi kere bir şey almaya çıkıyorum millet maskeyi koluna takmış yürüyor amk. Hepinizin amına koyayım buradan. Yeter abi artık ben yıllardır yere çöp atmayan, teknolojik alet aldı mı işlevini yitirene kadar kullanmaya çalışan, hayatında bi kere kavga etmemiş, ülkeme faydalı olmak isteyen bi insanım. Ama sonuca gelince küçük şehirde yaptığınız topuz bile laf oluyor amk. Sikimde mi? Hayır. Ama bunu haketmiyorum. Ben esnaf tipli emekli olmasına 2 3 sene kaldığı halde yaz okulunda dahi insanların beynini siken bi hoca istemiyorum artık. Düzgün Atatürk milliyetçisi insan da kalmadı zaten memlekette. İnsanlar milliyetçi olmayı Trump'a tweet atmak zannettiği için kötü bir şey zannediliyor.
Ulan şehirde bi tane işlek cadde var onda da amk bekçileri volta atıp akşamlara kadar kız kesiyorlar. İş uydurup lise mezunu adamları bekçi, bilgisayar kullanamayan adamları memur diye kadroda tutuyorlar. Geçen PTT 1 haftadır şubede beklettiği ürünü 2 günde de teslim edemeyince güya bir sonraki gün 7.20'de getirdiğini iddia edip, 7.50 de de şubeye bırakmış. Şikayet ettim bir şeyler zırvalamışlar gittim kendim aldım.
Amına koyduğumun karantinasında bile her yaşadığım aksilik amk. Ev desen hayvanat bahçesi gibi amına koyim hep bi gürültü var televizyon saatlerce açık tek eğlencem bi redbull açıp reddite bakmak zaten onu bile zor sokuyorum eve alkolüm sigaram yok peder ben doğduğumdan beri sigara içiyor bunun bile tatavası yapılıyor evde.
Bunlara rağmen hala elimdekilerle mutlu olmaya çalışıyorum, hatta oluyorum bile amk. Çok fazla şey gerekmiyo beni mutlu etmek için zaten. Liptonun çayı, sikko kaçak çay, lükse kaçacaksak Redbull, Kurukahveci'nin filtre kahvesini içip lolün turnuva özetlerini izleyerek mutlu olabiliyorum amk. Bi saat yürüyüşe çıkıp müzik dinleyeyim iki maNga şarkısı dinleyip ulan benim gibi insanlar da var, birbirimizi bulacağız diyorum mutlu oluyorum.
Ulan iyi kötü spora gidiyordum göbek falan vardı ama bir şeyler beceriyodum o da kalmadı 100 kiloya çıktım. Stresten yapacak bir şey bulamamaktan yedik yedik çorabı rahat giyemez hale geldik anasını satayım.
Bir gün bu ülkeden gideceğim, gidersem bir daha döner miyim bilmiyorum. Ama artık buraya aitmiş gibi hissetmiyorum, insanların önyargılarından, "Orda kızlarla erkekler aynı tuvalete giriyomuş" yorumlarından iyice sıkıldım. Kendimi bir yere ait hissetmeyeceğimden neredeyse emin olsam da en azından liyakat görmek beni rahatlatır diye düşünüyorum. Nasıl olsa toplumlar da kendileri gibi insanlar tarafından yönetiliyorlar, belki de ben buraya ait değilimdir. Belki fazla kafaya takıyorumdur, belki onlar haklılardır. Arada gençliğe hitabeyi alıyorum elime, bi acaba diyorum, sonra geçiyor. İnsanların sığ muhabbetlerinden bıktım, bir yere varmayan kavgalardan, insanların ikiyüzlülüğünden de bıktım artık.
Buraya kadar okuyanlara teşekkürler, iyi geceler herkese.
submitted by aprencher to KGBTR [link] [comments]


2020.09.28 16:31 jsuvhs Ateizm sadece islam karşıtlığı değil ama bu subın hitap ettiği kitle Türkler olduğu için ve Türkiyenin de büyük kısmı müslüman olduğu için Kuranın birbiriyle çelişen ve garip ayetleri

-Kadın-Erkek Eşitsizliği
Nisa Suresi 34:Allah’in insanlardan bir kismini digerlerine üstün kilmasina bagli olarak ve mallarindan harcama yapmalari sebebiyle erkekler kadinlarin yöneticisi ve koruyucusudurlar. Sâliha kadinlar Allah’a itaatkârdirlar. Allah’in korumasina uygun olarak, kimsenin görmedigi durumlarda da kendilerini korurlar. (Evlilik hukukuna) bas kaldirmasindan endise ettiginiz kadinlara ögüt verin, onlari yataklarda yalniz birakin ve onlari dövün. Eger size itaat ederlerse artik onlarin aleyhine baska bir yol aramayin; çünkü Allah yücedir, büyüktür.
Nisa Suresi 3. Yetimlerin hakkina riayet edemeyeceginizden korkarsaniz, begendiginiz kadinlardan ikiser, üçer, dörder nikâhlayin. Haksizlik etmekten korkarsaniz tek kadin veya mülkiyetinizde bulunan câriye ile yetinin; bu, adaletten ayrilmamaniz için en uygun olanidir.
Bakara Suresi 223. Esleriniz sizin nesil yetistiren tarlanizdir. Tarlaniza dilediginiz sekilde varin. Kendiniz için ilerisini düsünerek hazirlik yapin. Allah’in haram kildigi seylerden korunun ve O’nun huzuruna varacaginizi iyi bilin. (Ey Resulüm)! Mü’minleri müjdele!
Bakara Suresi 228. Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç aybaşı hali beklerler, eğer Allah'a ve ahiret gününe inanmışlarsa, rahimlerinde Allah'ın yarattığını gizlemeleri kendilerine helal değildir. Kocaları bu arada barışmak isterlerse, karılarını geri almakta daha çok hak sahibidirler. Kadınların hakları, örfe uygun bir şekilde vazifelerine denktir. Erkeklerin onlardan bir üstün derecesi vardır. Allah güçlüdür. Hakim'dir.*
Bakara Suresi 282. Ey iman edenler! Belli bir süre için birbirinize borçlandiginiz zaman bunu yazin. Aranizda bir yazici adaletle yazsin. Yazici, Allah’in kendisine ögrettigi sekilde yazmaktan kaçinmasin, (her seyi oldugu gibi dosdogru) yazsin. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdirsin ve Rabbi olan Allah’tan korkup sakinsin da borçtan hiçbir seyi eksik etmesin (hepsini tam yazdirsin). Eger borçlu, akli ermeyen, veya zayif bir kimse ise, ya da yazdiramiyorsa, velisi adaletle yazdirsin. (Bu isleme) sahitliklerine güvendiginiz iki erkegi; eger iki erkek olmazsa, bir erkek ve iki kadini sahit tutun. Bu, onlardan biri unutacak olursa, digerinin ona hatirlatmasi içindir.
Nisa Suresi 24. (Savaş esiri olarak) sahip olduklarınız hariç, evli kadınlar (da size) haram kılındı. (Bunlar) üzerinize Allah’ın emri olarak yazılmıştır. Bunların dışında kalanlar ise, iffetli yaşamak ve zina etmemek şartıyla mallarınızla (mehirlerini verip) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan (nikâhlanıp) faydalanmanıza karşılık sabit bir hak olarak kendilerine mehirlerini verin. Mehir belirlendikten sonra, onunla ilgili olarak uzlaştığınız şeyler konusunda size günah yoktur. Şüphesiz ki Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Kölelik
Nahl Suresi 75. Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak Allah yolunda harcayan kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah’a mahsustur, fakat onların çoğu bilmezler.
Mucadele Suresi 3.Karılarını zıhar yoluyla boşamak isteyip, sonra sözlerinden dönenlerin, ailesiyle temas etmeden bir köle azad etmeleri gerekir. Size bu hususta böylece öğüt verilmektedir. Allah, işlediklerinizden haberdardır.
Rum Suresi 28. Allah, size kendinizden şöyle bir örnek getirdi: Kölelerinizden, verdiğimiz rızıklarda sizinle eşit haklara sahip olan ve birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz ortaklarınız var mı? Düşünen bir topluluk için âyetleri böyle ayrı ayrı açıklıyoruz.
-Barış Dini(!)
Bakara Suresi 216. Savas, hosunuza gitmedigi hâlde, size farz kilindi. Olur ki, bir sey sizin için hayirli iken, siz onu hos görmezsiniz. Yine olur ki, bir sey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Maide 33: "Allah'a ve Resûlü'ne (mü'minlere) harp açanlarin, yeryüzünde (yol kesmek suretiyle) fesadciliga kosanlarin cezasi, ancak öldürülmeleri, ya asilmalari, yahut (sag) elleriyle (sol) ayaklarinin çaprazvari kesilmesi, yahud da (bulunduklari) yerden sürülmeleridir. Bu, onlarin dünyadaki rüsvayligidir. Ahirette ise onlara (baskaca) pek büyük bir azab da vardir..."
Enfal Suresi 65. Ey Peygamber! Müminleri cihada tesvik eyle.
Nisa Suresi 84. Allah yolunda savas! Müminleri de savasa tesvik et.
Tevbe Suresi 73.Ey peygamber! Kâfirlere ve münafiklara karsi cihad et ve onlara karsi çetin ol.
Tevbe Suresi 14.Onlarla savasin ki Allah, sizin ellerinizle onlarin cezasini versin
Muhammed Suresi 35. Sakın za’f göstermeyin. Üstün olduğunuz hâlde barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. Sizin amellerinizi asla eksiltmeyecektir.
Enfal Suresi 39. Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın!
Bakara Suresi 193. Din yalniz Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın.
Bakara Suresi 191. Onlari (size karsi savasanlari) yakaladiginiz yerde öldürün. Sizi çikardiklari yerden siz de onlari çikarin. Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'da onlar sizinle savasmadikça, siz de onlarla savasmayin. Eger onlar size karsi savas açarlarsa siz de onlari öldürün. Iste kafirlerin cezasi böyledir.
Bakara Suresi 244. Allah yolunda savasin ve bilin ki Allah, her seyi isitir ve bilir.
Saff Suresi 4. Allah, kendi yolunda kenetlenmis bir yapi gibi saf baglayarak savasanlari sever.
Enfal Suresi 57. Eğer savaşta onları yakalarsan, ibret almalari için onlar ile arkalarinda bulunan kimseleri de dagit.
Nisa Suresi 71. Ey iman edenler! Tedbirinizi alin; bölük bölük savasa çikin, yahut (gerektiginde) topyekün savasin.
Muhammed Suresi 4. Savaşta inkar edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun; sonunda onlara üstün geldiğinizde onları esir alın; savaş sona erince onları ya karşılıksız, ya da fidye ile salıverin; Allah dilemiş olsaydı, onlardan başka türlü öç alabilirdi, bunun böyle olması, kiminizi kiminizle denemek içindir. Allah, kendi yolunda öldürülenlerin işlerini boşa çıkarmaz.

Nisa Suresi 74. O halde, dünya hayatini ahiret karsiliginda satanlar, Allah yolunda savassinlar. Kim Allah yolunda savasir da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakinda büyük bir mükafat verecegiz.
Tevbe Suresi 111. Şüphesiz allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. artık, onlar allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. allah bunu tevrat’ta, incil’de ve kur’an’da kesin olarak va’detmiştir. kimdir sözünü allah’tan daha iyi yerine getiren? o halde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. işte asıl bu büyük başarıdır.
Nisa Suresi 89. Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. bu sebeple, onlar allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. onlardan ne bir dost edinin, ne de bir yardımcı.
-Muhammed'e Özel Ayetler
Azhab Suresi 50:Ey peygamber! Mehirlerini verdigin eslerini, Allah’in sana ganimet olarak verip de elinin sahip oldugu kadinlari, seninle birlikte hicret eden amca kizlarini, hala kizlarini, dayi kizlarini, teyze kizlarini, kendini peygambere mehirsiz olarak bagislar da peygamber de onunla evlenmek isterse böyle bir mümin kadini -ki sonuncusu diger müminlere degil, zatina mahsustur - sana helâl kildik. Müminlere esleri ve sahip olduklari kadinlari hakkinda hangi kurallari geçerli kildigimizi biliyoruz. Sana mahsus olani güçlük çekmeyesin diye mesrû kildik. Allah çok bagislayici, pek esirgeyicidir.

Azhab Suresi 37. Bir zaman, Allah’in kendisine lutufta bulundugu, senin de lutufkâr davrandigin kisiye, "Esinle evlilik bagini koru, Allah’tan kork" demistin. Bunu derken Allah’in ileride açiklayacagi bir seyi içinde sakliyordun, kendisinden çekinme hususunda Allah’in önceligi bulundugu halde sen halktan çekiniyordun. Zeyd onunla beraber olduktan sonra müminlere, evlâtliklarinin -kendileriyle beraber olup ayrildiklari- esleriyle evlenmeleri hususunda bir sikinti gelmesin diye seni o kadinla evlendirdik. Allah’in emri elbet yerine getirilecektir.

Azhab Suresi 53. Ey iman edenler! Peygamberin evine size yemek için izin verilmediği vakit asla girmeyin, fakat çağrıldığınızda -erkenden gidip yemeğe hazırlanmasını beklemeksizin- girin, yemeğinizi yiyince hemen dağılın, söze dalıp oturmayın; bu davranışınız peygamberi rahatsız ediyor, size söylemeye çekiniyor, oysa Allah hak olanı açıklamaktan çekinmez. Peygamber hanımlarından bir şey istediğinizde, onlar perde arkasında iken isteyin; bu sizin kalplerinizin de onların kalplerinin de temiz kalması için en uygunudur. Resûlullah’ı üzmeye hakkınız yoktur, kendisinden sonra ebedî olarak eşleriyle de evlenemezsiniz, sizin bunu yapmanız Allah katında büyük bir günahtır.
Azhab 51. Onlardan dilediginin beraberligini erteler, diledigini yanina alirsin. Uzaklastirdiklarindan birini tekrar istemende senin için bir sakinca yoktur. Bu hüküm onlarin mutlu olmalari, üzülmemeleri ve hepsinin senin verdigine razi olmalari için en uygun olanidir. Allah gönüllerinizdekini bilir, Allah ilim ve hilim sahibidir.
Azhab Suresi 53. Ey Peygamber’in hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınıyorsanız (erkeklerle konuşurken) sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin ki kalbinde hastalık (kötü niyet) olan kimse ümide kapılmasın. Güzel (ve doğru) söz söyleyin.
Azhab Suresi 30. Ey Peygamber'in hanımları! Sizlerden biri açık bir hayasızlık yapacak olursa, onun azabı iki kat olur. Bu Allah'a kolaydır.
Enfal Suresi 1. Sana savaş ganimetlerini soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah ve Peygamber'e aittir. O halde siz (gerçek) müminler iseniz Allah'tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Resûlüne itaat edin.
Araf 61. Nûh şöyle cevap verdi: Ey kavmim! Bende hiçbir sapkınlık yoktur; şu var ki ben âlemlerin rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim.
Azhab 56.Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.
Mucadele Suresi 12. Ey iman edenler! Peygamber ile baş başa konuşacağınız zaman, baş başa konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şâyet (sadaka verecek bir şey) bulamazsanız, bilin ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Tevbe Suresi 103. Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.
Hac Suresi 15. Allah'ın peygamber'e dünyada ve ahirette yardım etmeyeceğini sanan kimse, yukarı bağladığı bir ipe kendini asıp, boğsun; bir düşünsün bakalım, bu hilesi kendisini öfkelendiren şeye engel olabilir mi?
Cehennem-İşkence
Araf Suresi 179. Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçogunu cehennem için yaratmisizdir. onlarin kalpleri vardir, onlarla kavramazlar; gözleri vardir, onlarla görmezler; kulaklari vardir, onlarla isitmezler. iste onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapiktirlar. iste asil gafiller onlardir.
Nur Suresi 2. Zina eden kadin ile zina eden erkegin her birine yüz sopa vurun. Allah’a ve âhiret gününe inaniyorsaniz, Allah’in dinini uygulama hususunda o ikisine karsi merhamet duygusuna kapilmayin.Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya tanik olsun.
Bakara Suresi 7. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de kalın bir perde bulunmaktadır ve onlar için büyük bir azap vardır.
Nisa 56. Süphe yok ki, âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir atese sokacagiz; onlarin derileri pisip aci duymaz hale geldikçe, derilerini baska yenisiyle degistiririz ki aciyi duysunlar. Allah daima üstündür ve hikmet sahibidir.
Hac Suresi 19,20,21. İşte Rableri hakkında tartışmaya giren iki taraf: O'nu inkar edenlere, ateşten elbiseler kesilmiştir, başlarına da kaynar su dökülür de bununla karınlarındakiler ve deriler eritilir. Demir topuzlar da onlar içindir.
Tevbe Suresi 34. Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.
Secde Suresi 13. Eğer dileseydik, herkese hidayetini verirdik. Fakat benim, “Andolsun, cehennemi hem cinlerden hem de insanlardan dolduracağım” sözüm gerçekleşecektir.
-Sorgulama!
Maide Suresi 101-102. "Ey iman edenler! Size açiklandigi taktirde,sizi üzecek olan seylere dair soru sormayin.Eger kur'an indirildikten bunlara dair soru sorarsaniz size açiklanir.(Halbuki)Allah onlari bagislamistir.Allah,çok bagislayandir,halimdir." "Sizden önceki bir millet o tür seyler sordu da o yüzden kafir oldu"
-Terorizm
Tevbe Suresi 5. Haram aylar çikinca bu Allah’a ortak kosanlari artik buldugunuz yerde öldürün, onlari yakalayip hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onlari gözetleyin. Eger tövbe ederler, namazi kilip zekâti da verirlerse, kendilerini serbest birakin.
Maide Suresi 33.Allah'a ve Resûlü'ne (mü'minlere) harp açanlarin, yeryüzünde (yol kesmek suretiyle) fesadciliga kosanlarin cezasi, ancak öldürülmeleri, ya asilmalari, yahut (sag) elleriyle (sol) ayaklarinin çaprazvari kesilmesi, yahud da (bulunduklari) yerden sürülmeleridir. Bu, onlarin dünyadaki rüsvayligidir. Ahirette ise onlara (baskaca) pek büyük bir azab da vardir...
Muhammed Suresi 4. Savaşta inkar edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun; sonunda onlara üstün geldiğinizde onları esir alın; savaş sona erince onları ya karşılıksız, ya da fidye ile salıverin; Allah dilemiş olsaydı, onlardan başka türlü öç alabilirdi, bunun böyle olması, kiminizi kiminizle denemek içindir. Allah, kendi yolunda öldürülenlerin işlerini boşa çıkarmaz.

-Birbiriyle Çelişen Ayetler
Neml Suresi 1. Bunlar Kur’an’in, apaçik bir kitabin âyetleridir.
ile
Al-i İmran Suresi 7. Sana Kitap'ı indiren O'dur. Onda Kitap'ın temeli olan kesin anlamlı ayetler vardır, diğerleri de çeşitli anlamlıdırlar. Kalblerinde eğrilik olan kimseler, fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için onların çeşitli anlamlı olanlarına uyarlar. Oysa onların yorumunu ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: "Ona inandık, hepsi Rabbimiz'in katındandır" derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünür;
,
En'am Suresi 38. Yerde yürüyen hayvanlar ve kanatlarıyla uçan kuşlar da ancak sizin gibi birer toplulukturlar. Kitap'da Biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık; onlar sonra Rablerine toplanacaklardır.
,
Al-i İmran Suresi 67. İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hıristiyan. Fakat o, hanif (Allah’ı bir tanıyan, hakka yönelen) bir müslümandı. Allah’a ortak koşanlardan da değildi.
ile

En'am Suresi 162-163. De ki: "Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi âlemlerin rabbi olan Allah içindir."O'nun ortağı yoktur. Bununla emredildim ve ben herkesten önce teslim olurum."
,
Tevbe Suresi 29. Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’in ve Resûlünün haram kildigini haram saymayan ve hak din Islam’i din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun egerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savasin.
ile
Bakara Suresi 256. Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
,
Zuhruf Suresi 23. İşte böyle, biz senden önce hiçbir memlekete bir uyarıcı göndermedik ki, oranın şımarık zenginleri, “Şüphe yok ki biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de elbette onların izlerinden gitmekteyiz” demiş olmasınlar.
,
Nisa Suresi 156,157. Bir de inkarlarindan ve Meryem’e büyük bir iftira atmalarindan ve “Biz Allah’ın peygamberi Meryemoglu Isa Mesih’i öldürdük” demelerinden dolayi kalplerini mühürledik. Oysa onu öldürmediler ve asmadilar.(''Biz Allah'ın peygamberi Meryemoğlu Isa Mesih'i öldürdük'' demişler. Anlamayan tekrar okusun)
,
Bakara Suresi 62. Şüphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve Sabiilerden Allah'a ve ahiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri Rablerinin katındadır. Onlar için artık korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir.
ile
Al-i İmran 85. Kim İslam'dan başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O ahirette de kaybedenlerdendir.
,
Nahl Suresi 101. Biz bir ayeti degistirip yerine baska bir ayet getirdigimiz zaman -ki Allah neyi indirecegini gayet iyi bilir- onlar Peygamber’e, “Sen ancak uyduruyorsun” derler. Hayir, onlarin çogu bilmez.
ile
Fatır Suresi 43. Yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü tuzak kurmak için (böyle davranıyorlardı). Oysa kötü tuzak, ancak sahibini kuşatır. Onlar ancak öncekilere uygulanan kanunu bekliyorlar. Sen Allah’ın kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın. Sen, Allah’ın kanununda hiçbir sapma bulamaz.(Nahl 101'de ayetler değişebiliyordu Fatır 43 de kesinlikle değişmiyor)
,
Zümer Suresi 10. Şöyle de: "Ey inanan kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının; bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allah'ın yarattığı yeryüzü geniştir. Yalnız sabredenlere, ecirleri sonsuz olarak ödenecektir."(Ey inanan kullarım?)
,
Maide 5: Bugün size iyi ve temiz nimetler helâl kilinmistir. Kendilerine kitap verilenlerin yiyecegi size helâldir; sizin yiyeceginiz de onlara helâldir. Gayri mesrû iliskide bulunmak veya gizli dost tutmak seklinde degil de mesrû bir nikâhla evlenmek sartiyla mümin kadinlardan iffetli olanlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadinlar -mehirlerini verdiginiz takdirde- size helâldir. Kim inanmayi reddederse ameli kesinlikle bosa gider. O, âhirette de hüsrana ugrayanlardandir.
ile
Maide 51:Ey iman edenler! Yahudileri ve hiristiyanlari veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden kim onlari dost edinirse süphesiz o da onlardandir. Allah zalimler toplulugunu hidayete erdirmez.
,
Nisa 11 ve 12. Allah size, çocuklarınız hakkında erkeğe, iki kadın payı kadar (vermenizi) emreder. İkiden fazla kadın iseler bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana-babası ona vâris olmuşlarsa anasının hakkı üçte birdir. Ölenin kardeşleri varsa anasının payı, vasiyetten ve borçtan sonra altıda birdir. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş paylardır; şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.
Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra, eşlerinizin, çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Çocuğunuz yoksa sizin de, yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Çocuğunuz varsa bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Eğer bir erkek veya kadının, anası, babası ve çocukları bulunmadığı halde malı mirasçılara kalırsa ve bir erkek yahut bir kız kardeşi varsa, vasiyetten ve borçtan sonra her birinin payı altıda birdir. Bundan fazla iseler üçte bire ortaktırlar. Kimse zarar görmesin; Allah’ın hükmü budur. Allah her şeyi bilendir, hilim sahibidir.
Buna göre:(2/3)+(1/6)+(1/6)+(1/8 )= 27/24 = 1,125 bulunur (1.0 olması gerekirdi)
Örnek:
Adamın 120 000 mirasi olursa:
kızına: (2/3) 80 000
anneye: (1/6) 20 000
babaya: (1/6) 20 000
karisina: (1/8) 15 000 miras birakiriz.
toplayinca: 80 000+ 20 000 + 20 000 + 15 000 = 135 000(oysa bırakılan miras 120 000 idi)
,
Muhammed Suresi 15.Takvâ sahibi / Allah’a karsi gelmekten sakinanlara vâd edilen cennetin durumu sudur: Orada bozulmayan su irmaklari, tadi degismeyen süt irmaklari, içenlere zevk veren sarap irmaklari ve süzme bal irmaklari vardir. Ayrica onlar için orada, her çesit meyveden ile Rableri tarafindan bir magfiret vardir...
,
Hakka Suresi 40. Görebildiklerinize ve göremediklerinize yemin ederim ki, o (Kur’an), hiç şüphesiz çok şerefli bir elçinin sözüdür.
,
Duhan Suresi 38. Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.
ile
En'am Suresi 32. Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttaki olanlar için şüphesiz ki âhiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?
,
Enfal Suresi 65.ey peygamber, müminleri savaşa karşı hazırlayıp-teşvik et. eğer içinizde sabreden yirmi (kişi) bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlup edebilirler. ve eğer içinizden yüz (sabırlı kişi) bulunursa, kâfirlerden binini yener. çünkü onlar (gerçeği) kavramayan bir topluluktur.
ile
Enfal Suresi 66. Şimdi, allah sizden (yükünüzü) hafifletti ve sizde bir zaaf olduğunu bildi. sizden yüz sabırlı (kişi) bulunursa, (onların) iki yüzünü bozguna uğratır; eğer sizden bin (kişi) olursa, allah’ın izniyle (onların) iki binini yener. allah, sabredenlerle beraberdir.
(65.ayette 1 müslüman 10 kafire eşit 66.da 1 müslüman 2 kafire eşit oluyor.)
,
Gaşiye suresi 21. 22. 23. 24. 25. 26. ve 27. O halde (resûlüm), öğüt ver. çünkü sen ancak öğüt vericisin. onların üzerinde bir zorba değilsin. ancak yüz çevirip inkâr edene gelince, işte öylesini allah en büyük azap ile cezalandırır. şüphesiz onların dönüşü sadece bizedir. sonra onların sorguya çekilmesi de sadece bize aittir.
ile
Tevbe Suresi 73. Ey peygamber! inkârcılarla ve münafıklarla mücadele et, onlara karşı sert davran! onların varacakları yer cehennemdir. o ne kötü bir varış yeridir!
,
Nisa Suresi 78. Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah’tan" derler, başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah’tandır" de. Ne oldu bu adamlara ki bir türlü sözü anlayamıyorlar!
ile
Nisa Suresi 79. Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir. Seni insanlara peygamber gönderdik, şahid olarak Allah yeter.
,
Bakara Suresi 285. Peygamber ve inananlar, ona Rabb'inden indirilene inandı. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandı. "Peygamberleri arasından hiçbirini ayırdetmeyiz, işittik, itaat ettik, Rabbimiz! Affını dileriz, dönüş Sanadır" dediler.
ile
Bakara Suresi 253. O peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık. içlerinden bir kısmıyla konuşmuş, bir kısmını da derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu Îsâ’ya açık deliller verdik ve onu Rûhulkudüs’le destekledik. Allah dileseydi elçilerin ardından gelen insanlar, kendilerine bunca açık delil geldikten sonra birbirine düşüp savaşmazlardı; lâkin farklı yollara yöneldiler. Bu sebeple kimileri iman etmiş, kimileri de inkâr etmişlerdir. Allah dileseydi aralarında savaşmazlardı fakat Allah dilediğini yapar.
,
Tebbet Suresi 1. Ebu Leheb'in elleri kurusun; kurudu da!(Allah beddua ediyor?)
-Evrensellik
Fussilet Suresi 44. Sayet biz onu yabanci dilde okunan bir kitap olarak indirseydik mutlaka söyle diyeceklerdi: "Âyetlerinin açik seçik anlasilir olmasi gerekmez miydi? Bir Arap’a yabanci dilden bir kitap, öyle mi!" De ki: "O, inananlar için bir rehber ve sifadir; inanmayanlara gelince onlarin kulaklarinda bir sagirlik vardir, Kur’an onlara kapalidir. (Sanki) onlara çok uzaktan sesleniliyor.
Şura Suresi 7. Böylece biz sana Arapça bir Kur’an vahyettik ki, şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarasın. Hakkında asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları uyarasın. Bir grup cennette, bir grup ise cehennemdedir.
Yusuf Suresi 2. Biz onu, anlayasınız diye, Arapça bir Kuran olarak indirdik.
Mucadele Suresi 12. Ey iman edenler! Peygamber ile baş başa konuşacağınız zaman, baş başa konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şâyet (sadaka verecek bir şey) bulamazsanız, bilin ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
-Kimin konuştuğu belli olmayan ayetler
Zuhruf 11 : O, gökten bir ölçüye göre yagmur indirendir. Biz onunla ölü araziyi canlandirdik. Iste siz de, böyle diriltileceksiniz.
Zariyat 50 : O hâlde Allah’a kosun. Süphesiz ben, size O’nun katindan gönderilmis açik bir uyariciyim.
Nahl 51 : Allah, söyle dedi: “Iki ilâh edinmeyin. O, ancak tek ilâhtir. O hâlde, yalniz benden korkun.”
Hud 1-2 : Elif Lâm Râ. Bu Kur’an; âyetleri, hüküm ve hikmet sahibi (bulunan ve her seyden) hakkiyla haberdar olan Allah tarafindan muhkem (eksiksiz, saglam ve açik) kilinmis, sonra da Allah’tan baskasina kulluk etmeyesiniz diye ayri ayri açiklanmis bir kitaptir. “Süphesiz ben size O’nun tarafindan gönderilmis bir uyarici ve müjdeleyiciyim.”
En’am 114: Allah size Kitab’i açiklanmis olarak indirmisken, ondan baska hakem mi isteyecegim?Kendilerine kitap verdiklerimiz bilirler ki,o tamamiyla hak olarak, Rabbinden indirilmistir, sakin süphelenenlerden olma.
Bakara 138: Allah'in boyasini esas alin. Allah'tan daha güzel kim boya vurabilir! Biz yalniz O'na kulluk ederiz.
Tekvir 19 : Kuskusuz o Kur'an, degerli bir elçinin sözüdür.
Hakka 40 : Hiç süphesiz o (Kur´an), çok serefli bir elçinin sözüdür.
Zumer 53 : Ey kendilerinin aleyhine asiri giden kullarim! Allah’in rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Süphesiz Allah, bütün günahlari affeder. Çünkü O, çok bagislayandir, çok merhamet edendir.”
-Erkekler için
Rahman 56, 57. O ki Cennette, kocalarindan baska herkesten gözlerini sakli tutan, kocalarindan evvel hiçbir insan ve cin ile yatmayan hanimlar vardir. Madem böyledir, ey insanlar ve cinler! Rabbinizin hangi yüce nimetini inkâr edeceksiniz?
Vakia Suresi 23. Onlar için sakli inciler gibi, iri gözlü huriler de vardir.
Nisa Suresi 3.Yetimlerin hakkina riayet edemeyeceginizden korkarsaniz, begendiginiz kadinlardan ikiser, üçer, dörder nikâhlayin. Haksizlik etmekten korkarsaniz tek kadin veya mülkiyetinizde bulunan câriye ile yetinin; bu, adaletten ayrilmamaniz için en uygun olanidir
Nebe Suresi 31,32,33,34. Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir kurtuluş, bahçeler, üzümler, kendileriyle bir yaşta, göğüsleri çıkmış genç kızlar ve dolu dolu kadehler vardır.
-Bilimsel
Rahman Suresi 33. Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresini aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin! Ama Allah'ın verdiği bir güç olmaksızın geçemezsiniz ki!
Yasin Suresi 39.Ay için de sonunda kuru bir hurma dalina dönecegi konaklar tayin etmisizdir.
Tarık Suresi 5,6,7. Öyleyse insan neden yaratıldığına bir baksın.Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı. Bu su, bel ile kaburga kemikleri arasindan çıkar.
Nahl Suresi 15. 16. Yeryüzünde, sarsilmayasiniz diye, sabit daglar, nehirler ve belki yolunuzu bulursunuz diye yollar ve isaretler meydana getirmistir. Onlar yildizla da yollarini bulurlar.
halbuki bugün bilindiği üzere dağların yoğunlukta olduğu bölgeler deprem riski en fazla olan bölgelerdir.
Kehf Suresi. 83,84,85,86. Sana Zulkarneyn’i sorarlar, “Onu size anlatacagim” de.
Dogrusu biz onu yeryüzüne yerlestirmis ve her seyin yolunu ona ögretmistik.
O da bir yol tuttu.
Sonunda günesin battigi yere ulasinca onu, kara balçikli bir suda batiyor gördü.
Orada bir millete rastladi. “Zulkarneyn! Onlara azap da edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin” dedik.
Şura Suresi 33. O dilese rüzgârı dindirir de gemiler denizin üzerinde hareketsiz kalıverirler. Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.(Allah motorlu geminin icat edildiğini tahmin edememiş)
Enbiya Suresi 31: okyanus dalgalari insanlari sarsmasin diye daglari yarattik.(Okyanus ile dağlar arasında bir bağlantı yok?)
Araf Suresi 107. Bunun üzerine Mûsâ, asasını yere attı. Bir de ne görsünler, apaçık bir ejderha.(En komiği bu)
-Çarpılma Ayetleri
Bakara Suresi 55. "Ya Musa! Allah'ı apaçık görmedikçe sana inanmayacağız" demiştiniz de gözleriniz göre göre sizi yıldırım çarpmıştı.
Fussilet Suresi 17. Semud milletine, doğru yolu göstermiştik, ama onlar körlüğü, doğru yolda gitmeye tercih ettiler. Kazandıklarının karşılığı olarak onları alçaltıcı azabın yıldırımı çarptı.
Zariyat Suresi 44. Onlar Rablerinin buyruğundan çıkmışlardı; bunun üzerine kendilerini gözleri göre göre yıldırım çarptı.
submitted by jsuvhs to AteistTurk [link] [comments]


2020.09.22 23:13 seytanreis KREŞ BY ŞEYTANREİS

Çocuklarımızın kreşten çıkmasını beklerken, benimle beraber kendi çocuklarını bekleyen, mahalleden arkadaşlar Şehmuz ve Fehmi ile ibretlik bir sohbete dalmıştık. Konu döndü, dolaştı çocuklara geldi. Fehmi oğlunun okuduğu kitaplardan şikayetçiymiş. Zararlı yazarların kitaplarını okuyormuş devamlı. “Yoldan çıktı çıkacak, iki sene sonra ben gominist oldum, Allaha da inanmıyom” derse ben ne ederim. Ele güne nasıl açıklarım bunu.” diye yakınıp durdu. Yakındı ama içime kurdu düşürüverdi. Benim kız da aynı kitapları okuyor olabilirdi. Aynı okulda, aynı sınıfta beraber tahsil görüyorlardı. ” Kimmiş o yazarlar söyleyive bakam sen bana” dedim ama Fehmi de bilmiyormuş yazarların adını. “Hangi kitaplamış bakem onlar” dedim, kitapları da bilmiyor. Kendisi okumamış, televizyondan duymuş falanca yazar kominist, filan kitap zararlı” diye. Fehmi konuyu açıpda oğlundan dert yanmasıyla gaza gelen Şehmuz, sanki baştan beri o anı bekliyormuş gibi atıldı hemen. “Sorma arkedeş. Benim kız da kötü kötü şarkıla dinliyo. Hepsi yabancı, anamıza, bacımıza, dinimize, imanımıza küfür ediyola hep.” Birden benim kız geldi aklıma. O da gece gündüz yabancı şarkı dinliyordu. Belki de aynı imansız adamların şarkılarıydı bunlar. Hemen sordum Şehmuz’a “Bak ne diyecem sana. Sen şarkıları anlıyon yalım. Benim kızın kasetlerini sana getiremde bi bakıver bakalım. Hangisi küfür ediyo, hangisi etmiyor” Bunda da umduğumu bulamadım. Şehmuzda anlamıyomuş şarkılarda neler söylediklerini. Geçen sene ölen Mithat emminin cenazesine gelen, merhumun askerden arkadaşı Molla Mehmet söylemiş ona da. “Kızlarınıza zinhar yabancı şarkıcı dinletmeyeceksiniz. Maazallah kafir olurlarda, mahşerde hesabını sizden sorarlar” deyince, bizim Şehmuz evdeki bütün yabancı kasetleri yakacak olmuş. Kızıyla hanımı bir olup, yalvar yakar kurtarmışlar imansızların kasetlerini. Şehmuz lafını bitiripte masaya koyunca, ikisi de taş sırası bandeymiş gibi bana bakıyorlardı. Çaresiz bende gömecektim kızımı masada. “Vallahi arkadaşlar benim derdimin yanında sizinkilerin esamesi okunmaz. Benim derdim dağlar kadar. Aramızda kalsın da ( aslında aramızda kalsın dediğim hiç bir şeyin, hiç bir zaman aramızda kalmadığını biliyordum) benim kız sakıncalı şeyler seyrediyor. Üstelik bir şey de diyemiyorum. Yanımda izliyor bir de utanmaz. Annesi de ona destek çıkıyor. ” Seni hep o Şehmuzla Fehmi dolduruyor) deyip izletiyor.” Şehmuz adının bizim evde bile anılacka kadar popüler olmasından memnun bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Derken Fehmi de aynı şeyleri kendi oğlunun izleyip izlemediğinden emin olmak ister gibi sordu ” Ne izliyor mesela?” Onları da uyarmam gerektiğine o kadar emindim ki, usulca başımı masanın ortasına doğru yanaştırdım. Onlarda dikkat çekmeyen gizlilikle başlarını masanın ortasına yaklaştırdıklarında, neredeyse nefeslerimizi birbirimizin dudaklarında hissedebiliyorduk. Ve ılık nefesim eşliğinde o dehşet verici cümleyi kurdum. Dinsiz, hem kömünist hemde faşist, devletimize, milletimize kasteden, evlatlarımız daha çocukken, aklı ermeyecekken, altına sıçıp, sümüğünü yerken onlara kendi tarikat propagandalarını aşılamayı amaçlayan, dış güçlerin dizisi, “Şirinler” dediğimde, yüzlerindeki insan rengi adeta limonu fazla kaçmış bol ekşili bir pırasa yemeğinden ilk kaşığı almış gibi sararıvermişti. “Evet” dedim fısıldayarak. “Şirinler”.Yine de açıklamam gerektiğini anlatan bakışlarıyla tahammül sınırlarımı zorluyorlardı. Bu çağda hala bütün bunları anlayamayacak kadar cahil insanların yaşıyor olması başlı başına bir alamatti zaten. Boğazımı temizler gibi yapıp, öylesine, yalnızca dikkat çekmek için hafifçe öksürdüm, ve onlara bu lanet dizinin iç yüzünü anlatmaya başladım. “Kan kırmızısı bir şapka takan, bütün köyü it gibi çalıştırıp, kendisi bir bok yapmayan, onların sırtından geçinip bütün işi gücü büyüyle, bedduayla, kem gözle nazar deyirmek olan yaşlı bir adam var. Bu size kimi hatırlatıyor?” Şehmuz bir an için olayın ciddiyetini kavramış ve bana hak veriyormuş gibi bakmaya başladıysa da, gözlerindeki derin karanlık bir bok anlamadığını hissettirecek kadar belirgindi. Derken gergin sessizliğimizi bozan yine Fehmi oldu. “Cafer Emmi mi yoksa. Vallahi onun bir şeyler çevirdiğini ben anlamıştım.” Onun verdiği cevaptaki cehalet değildi aslında üzerinde durmam gereken nokta. Bunu öyle merak uyandırıcı bir ses tonuyla söylemişti ki, Şehmuz bile hiç anlamamasına rağmen, hemen o anda dizideki yaşlı adamın “Cafer Emmi” olduğuna inanmıştı. “Halbuki Cafer Emmi garibanlara muska yazan, içine cin kaçan kızların bedeninden o cinleri çıkartan, mübarek bir adamdı.” O anda nerede hata yaptığımı, daha en başta onlarla bu kadar ciddi bir konunun içine girmemem gerektiğini anladım. Ben onlara kominist, din düşmanı, katil bir adam olan Beşer Esedden bahsediyorum. Şirin baba diye bize Suriye rejimi olan Komünizmi sevdirmeye çalıştıklarını söylüyorum. Ama onlar bana Cafer Emmiden bahsediyorlar. Aşağı köyün Muhtarı Seyfettin haklıymış. Bana “Sana bunları anlatıyorum ama, sakın kimseye benim anlattığımı söyleme. Sonra bizi seri cinsinden devlet kurmakla suçlarlar, vallahi olimpiyatlarda şiirlerde okutsak, ilçedeki gazetede yazılarda yazdırsak, belediyenin anonsuynan her gün imdat, nerdesiniz, adam öldürüyorlar, biz adam bile değiliz,” de desek yırtamayız. Zaten böylesine zeka gerektiren bir bilgiyi herkes anlayamaz” demişti. Vallahi haklıymış. İnsanlar bilmedikleri, okumadıkları, anlamadıkları şeyler hakkında yorum yapmayı ne kadar seviyorlar. Cahil bu köyün insanı cahil. Öğlen ezanının okunmasıyla birlikte çocuk bakım evinin paydos saatinin geldiğini anladık. Kapıda beliren köyün kadrolu tek çocuk bakıcısı Hacer Yenge kapıda belirdi. Önünden başları önde, büyük bir edeple onu selamlayıp çıkan çocukları seyrediyordu. Sırayla hepimiz geleceğimizi emanet ettiğimiz çocuklarımızı kucağımıza aldık, tekrar görüşürüz diyerek evlerimize döndük.
submitted by seytanreis to KGBTR [link] [comments]


2020.09.20 11:20 griljedi (Kuram) Jon Snow Hayalet’i Nasıl Buldu?

(Kuram) Jon Snow Hayalet’i Nasıl Buldu?

https://preview.redd.it/s1lvqcsss9o51.png?width=1280&format=png&auto=webp&s=69f3fc3767185650e0b544d139db95acf639cea1
ASOIAF Youtuber Talking Thrones’un “The Real Reason Jon Snow Found Ghost” isimli videosunu izlediğimde genel olarak hoşuma gitti, çevirmek bugüne kısmetmiş. Her zaman ki gibi kendi cümlelerim, yorumlarım ve eklemelerimle yazıyı hazırlıyorum.
Bildiğimiz gibi Bran I POV’da ölü bir ulu kurt ve beş yavru bulunmuştu; üç erkek, iki dişi. Bunlar Ned Stark’ın beş meşru evladının sayısına ve cinsiyetlerine denk geliyordu. Lord Stark ilk başta yavruları istemese de Jon’un ikna becerisiyle Ned ikna edildi ve çocuklar kurtları aldı. Ortalıkta Jon için bir kurt yoktu. Herkes atlara binip köprüye kadar atlarını sürdüklerinde Jon bir anda atını durdurdu.
Atlarına binip yola çıktıklarında, Bran zaferin şekerli tadını ağzında hissediyordu. Yavru kurdunu kıyafetindeki deri katlarının arasında sarmalamış, sıcak bedenine yaslamış, yolculuk için güvene almıştı. Şimdi yavrusuna ne isim vereceğini düşünüyordu.
Köprünün yarısına geldiklerinde Jon aniden durdu.
"Ne oldu Jon?" diye sordu babası.
"Duymuyor musunuz?"
Bran ağaçları sallayan rüzgârı, demir ağacından yapılmış köprüye vuran nal seslerini, aç yavrudan gelen gurultuları duyuyordu ama Jon bambaşka bir şeyi dinliyor gibiydi.
"İşte!" dedi Jon. Hemen atını çevirdi ve tam ters istikamete, köprünün başına doğru koşturdu. Ölü ulu kurdun olduğu yerde atından inip yere çöktü. Bir an sonra, yüzünde bir gülümsemeyle, kafileye doğru geliyordu.
"Diğer yavrulardan uzakta kalmış olmalı," dedi Jon.
"Ya da uzağa bırakılmış," dedi babaları altıncı yavruya bakarken. Bu yavrunun tüyleri bembeyazdı. Gözleri kan kadar kırmızıydı. Bran, diğer yavruların gözleri henüz açılmamışken, bu beyaz yavrunun gözlerinin neden açık olduğunu merak etti.
"Bu bir albino," dedi Theon Greyjoy. Eğleniyor gibiydi. "Bu enik diğerlerinden de önce can verir."
Jon Kar babasının himayesindeki çocuğa uzun ve soğuk bir bakışla cevap verdi. "Ben senin gibi düşünmüyorum Greyjoy," dedi. "Bu yavru benim."
Burada dikkat çeken ilk şey, Jon Snow ve diğerleri 6. yavruyu ilk başta göremiyor çünkü yavru, diğerleriyle beraber değil. Kurt, muhtemelen sürünerek diğerlerinden ayrıldı, yahut Ned’in söylediği gibi “bırakılmış” dahi olabilir. Yani eğer bu yavru kurt, aslında başka bir kurttan doğmuşsa ve buraya bir başkası tarafından (diğer kurtları gönderen) kastten bırakıldıysa, tamam ama hepsi aynı kurttan doğdu ise bırakılma şansı olduğunu sanmıyorum ama burada Ned’in ağzından GRRM’in Jon’un kimliğine de gönderme yapıldığını düşünüyorum. Jon’un ebeveynleri ile ilgili gerçeği göz önüne aldığımızda o da aslında Ned Stark’ın ellerine bırakıldı ve gerçek ailesinden uzağa gönderildi. Zaten kurdun renginin beyaz olması GRRM’in ifadesiyle Jon’un piç olarak büyümesine, dışlanmışlığına bir işaretti ve bence diğer Stark kurtlarından farklı bir kurt olduğuna da bir işaret. Unutmayın ki bu kurt, ayrıca diğerlerinin aksine, gözleri açık olan tek kurttu. Yeni doğan kurt, köpek, kedi vb. Canlıların gözleri ilk aşama kapalı olur ve sonraki haftalarda açılır. İlk doğan ayrıca en iri olandır da... Burada Hayalet’in gözleri açık. Bunun sebebini bir türlü anlamamıştım, ya bu hayvan hepsinden önce doğdu ya da hepsinden daha hızlı gelişen, büyüyen ve güçlenen kurt, Hayalet ki gerçekten de Hayalet, sonrasında diğerlerinden daha hızlı büyüyordu. Bu da belki Jon’un geleceğine işaret olabilir, bir çocuk olmasına rağmen daha ilk iki senesinde Gece Nöbeti’nin Lord Kumandan’ı seçilmeyi başarmıştı ve kendi kardeşlerinden de daha olgun olmasının yanı sıra hızla büyüyen biriydi.
Bu kısmı geçersek gelelim ana konu olan kurdun bulunma şekline... Hayalet ile ilgili ilginç bir bilgi verdikten sonra devam edelim. Bunun için JON I POV’a geçiyoruz.
Jon tavuğun bir budunu koparmak için uzandığında aklına daha iyi bir fikir geldi. Tavuğun tamamını bıçağına geçirip bacaklarının arasından masanın altına kaydırdı. Masanın altındaki Hayalet, sessiz bir vahşilikle kendisine verilen yiyeceği yemeye başladı.
...
Benjen soğan yerken Hayalet'i neşeyle izliyordu. "Çok sessiz bir kurt bu," dedi.
"Diğerlerine hiç benzemiyor," diyerek karşılık verdi Jon. "Hiç ses çıkarmıyor. Ona bu yüzden Hayalet adını verdim ve bembeyaz tüyleri yüzünden. Diğer yavrular siyah ya da gri, hepsi koyu renk."
Bunun gibi birkaç alıntı daha görmek mümkün; kısacası Hayalet, hiç ses çıkartmıyor, ismi bu yüzden Hayalet. GRRM sonraki kitaplarda bile bunu bize hatırlatıyor. O zaman şu soruyu soralım; Jon Snow, Hayalet’in sesini nasıl duydu da onu gidip buldu? Öyle ya, bu kurt hırlamıyor bile, mırıldandığını bile okumadık, dilsiz bir hayvan gibi, sessizce işini hallediyor. O zaman Jon’un bu kurdu duyması mümkün değil ki diğerleri de duymadı zaten. Bran, elindeki kurtların mırıltısını ve diğer bir çok şeyin sesini duydu ama Hayalet’i duymadı.
“...O sıradan bir kurt değil. İri Jon, ulu kurtların çocuklarınıza kuzeyin eski tanrıları tarafından gönderildiğini söylüyor.”
Catelyn, oğullarının kurtları karlar arasında bulduğu günü hatırladı. Üçü erkek ikisi dişi beş kurt yavrusu vardı, Stark Hanedanı’nın beş öz çocuğu için beş kurt... ve altıncısı, beyaz tüylü, kırmızı gözlü, Ned Stark’ın piç oğlu Jon Kar için. Onlar sıradan kurtlar değiller, diye düşündü. Gerçekten değiller.
Kurtların sıradan olmadığı aşikar, başkaları da bunu sezinleyebiliyor, birkaç yerden bu yönde ifadeler okuduk. Yaz, Bran’ın komadayken ölmesine engel dahi olmuştu ve dahası hayvanlar, sahiplerinin ölüm tehlikesine girdiğinde anlıyor ve uyarıyor ve karşı tarafın içindeki kötülüğü sezinleyip yine uyarıyor. Hepsinden önemlisi bu kurtar, Stark çocuklarının warg yeteneklerini asıl tetikleyen unsurdur. Yani kanlarındaki büyü ile bu hayvanların bir bağlantısı, ilişkisi var. Sadece sayı değil cinsiyetlerin de birebir uyuşması, hayvanların çok önemli olduğuna ve sıradan olmadıklarına işaret ve İri Jon haklı olabilir, bu kurtlar gerçekten de kuzeyin eski güçleri tarafından gönderilmiş olabilir ki mantıklı olan da budur, yoksa 200 senedir Sur’un güneyinde görülmeyen bir kurdun, Sur’u geçip Starkların bulması için doğum yapması mümkün değildir.
Bazı okuyucular ulu kurtların, sıradan kurtardan daha büyük; hoş özellikli koca köpekler gibi görse de bu kurtların içinde Melisandre’nin de ifadesiyle “güç” olduğunu yani “büyü” olduğunu çok rahat gözlemleyebiliyoruz. Zaten başka türlü warg yeteneğini tetiklemeleri mümkün olmaz. Unutmayın sadece 1000 kişiden 1’i warg olabilir ama bir evde etkin olarak warg gücüne sahip olduğundan emin olduğumuz 4 çocuk var, Robb rüya gördü mü hiç bilmiyoruz (ama diğerleri gibi onunla çok vakit harcadığı için tetiklenmesi mantıklı olan) ve Sansa’nın, kurdu öldüğü için, var olan warg yeteneğinin tetiklenmediğini ve haliyle hiç kurt rüyaları görmediğini biliyoruz ama Leydi ölmeseydi ve onunla zaman geçirmeye devam etseydi, Sansa da etkin bir warg olacaktı çünkü altı çocuk da warg, kanlarında o büyüyle doğmuşlar.
“Boz Rüzgâr’ın hoşlanmadığı her adam, senin yanında olmasını istemediğim adamdır. Bu kurtlar, kurttan öte yaratıklar Robb. Bunu biliyor olmalısın. Belki de onları bize tanrılar gönderdi. Babanın tanrıları, kuzeyin eski tanrıları...”
...
"Sizin de beş meşru evladınız var. Üç oğul, iki kız. Ulu kurt Stark Hanedanı'nın arması. Bu yavrular sizin çocuklarınız tarafından sahiplenilmek için doğmuş." Jon Snow, Bran I
...
Kırmızı gözler, diye fark etti Jon ama Melisandre’nirı gözleri gibi değil. Kırmızı gözler, kırmızı ağız, beyaz kürk. Kan ve kemik, bir yürek ağacı gibi. Bu hayvan eski tanrılara ait ve bütün ulu kurtların içinde yalnızca bu kurt beyazdı. Robb ve Jon yaz karlarının arasında altı yavru bulmuşlardı; beş yavru gri, siyah ve kahverengiydi, Starklar için beş yavru ve bir beyaz yavru, Kar gibi beyaz. Jon cevabını almıştı artık.
Gördüğünüz gibi birden fazla kişi bu kurtların, kuzeyin eski güçleri tarafından gönderildiğini düşünüyor ve hatta Jon’un alıntısı bize Kankuzgun’un görünüşünü de tarif ediyor. Hayalet ve Kankuzgun’un tarifi neredeyse aynı; kemik/kar kadar beyaz ten/kürk ve kan kırmızısı gözler. Kemik ve Kan. Bu ayrıca Büvet ağaçlarının da tarifidir. Yani Büvet Ağaçları, Hayalet ve Kankuzgun’un görünüşleri aynı. Bu da kurtların ve kuzey güçlerinin ilişkisine bir gönderme. Yani kurtlar, Kankuzgun’u ve Şarkıcılar tarafından gönderilmiş olabilir. Bazı okuyucular, kuzeyin eski tanrılarının aslında eskiden yaşamış ve ölmüş ve ruhlarının Büvet ağaçlarının içine girmiş olan yeşil görenler olduğunu düşünüyor. Bu kadar çok ve isimsiz olmalarının sebebi buna bağlanıyor ki mantıklı. İnsanın ilkel aklıyla da böyle güçleri olan ve bu şekilde iletişim kuran kişiler, zamanla ilah gibi görülmeye başlanmıştır. Bu da bize eski kuzey ilahlarının neden Büvet ağaçları olmadan güçlerini kullanmadıklarını, bu ağaçların olmadığı yerde güç sahibi olmadıklarını açıklıyor çünkü yeşil görenler, bu ağaçlar aracılığı ile güçlerini kullanıyor.
Jon’a ve Hayalet’e dönelim...
"Ne oldu Jon?" diye sordu babası.
"Duymuyor musunuz?"
Jon’un, ses çıkarmadığı için, Hayalet’i duymasının mümkün olmadığında anlaştık sanırım? Oradaki onca insanın da kurdun çıkardığı sesi duymamasının aslında tam da bu sebeple olduğunu anlamışızdır. Jon, köprünün yarısına geliyor, atlar zaten ayrı ses çıkartıyor ve diğer sesler de var ama kimse duymaz iken Jon, kurdun sesini duyuyor. Onca mesafe ve sesin içinde kurdun, sesini duyurması için, çok fazla ses çıkarması beklenir ki böylece sadece Jon değil, diğerleri de duysun ama kimse Hayalet’i duymadı çünkü kurt yavrusu aslında hiçbir şekilde ses çıkarmadan orada duruyordu, en azından sesi dışından çıkarmadı.
O zaman Jon nasıl duydu? Aslında soruyu birkaç kere sorsak da kesin bir cevap vermek mümkün değil ama yüksekle ihtimal buna imkan veren şey Jon’un warg yeteneği ve bu kurdun onun için olmasından kaynaklı. Yukarıda söylemiştim, kurtlar ve sahipleri arasında bir bağ var; sadece sayısı değil, cinsiyetleri de çocuklara denk ve warg yeteneklerinin tetiklenmesiyle bağlantılılar. Hepsi warg kanını taşıyor, Jon da bu şekilde Hayalet’in duyuyor; zihnini... Yani bir çeşit ön-warglama gibi diyebiliriz belki. Sonraki kitaplarda uyanıkken de kurdun varlığını hissettiğini biliyoruz, yanında olmasa bile (bir tek Sur ötesinde ayrıldıklarında ve Jon geri döndüğünde, bir süre hissedemedi ve rüyasında göremedi) ve Jon’un Hayalet’in hislerini, açlığına kadar hissettiğini de biliyoruz, doğal olarak hayvanın içinden/zihninden ses çıkardığını ve Jon’un, kurtla bağlantısı sayesinde, bunu duyduğunu söylemek mümkündür.
Bran, diğer yavruların gözleri henüz açılmamışken, bu beyaz yavrunun gözlerinin neden açık olduğunu merak etti. - Bran POV I
...
Bütün yavrulardan hızlı büyüyen Hayalet onu kokladı, dikkatli ve hafif birkaç ısırıktan sonra iki kurt da yere yattı. - Arya POV I
Hayalet’in gözlerinin hepsinden önce açık olmasının belki de sebebi ve amacı buydu? Biliyorsunuz “gözlerinin açılması” terimi, kitaplarda güçlerini keşfetme ve kullanmayla ilişkili bir durum. GRRM buna gönderme yapmak istemiş olabilir. Belki de bu yüzden Hayalet, diğerlerinden daha hızlı bir şekilde büyümüştür... warg bağlantısı çift taraflıdır; Jon ile hızlı kurduğu bağlantı, belki de kurdun hızla büyümesine de sebep olmuştur?
Videoyu hazırlayanın başka bir düşüncesi var ve daha çok bu düşünce üstünde duruyor; Bloodraven ya da gelecekteki Bran’ın etkisiyle Hayalet’i duymuş olması/fark etmiş olduğu... Jon’un “Duymuyor musunuz?” sorusu üstüne Bran’ın ilk duyduğu şeyin ağaçları sallayan rüzgarın sesi olduğuna dikkat çekiyor. Belki de diyor, gelecekteki Bran’ın fısıltısını duymuştur ve bunu Hayalet’in çıkardığı bir ses olarak algılamıştır. Sonuçta hayvanın da nasıl bir ses çıkardığınız bilmiyorsak da bence bunun bir “kelime” olması pek olası değil, kelime olsaydı zaten bu Jon için dikkate değer bir şey olurdu. Gelecekteki Bran’ın da köpek sesi çıkardığı düşüncesi çok saçma geliyor yahut Kankuzgun’un.
Bu düşünceye temel olarak daha sonraki bölümlerde de Büvet ağacı kullanıldığında, dinleyen kişi için ağaçların-rüzgarın fısıltısı şeklinde bir şey duyduğuna dair örnekler vermiş. Örneğin geçmişteki Ned’e seslenmesi ve BR’nin rüzgar duydu vs. şeklinde bir açıklaması veya Theon’un Kışyarı’nda iken Bran’ı fısıltı-rüzgar şeklinde duyması gibi.
Belki gelecekteki Bran sayesindedir, bilemiyoruz ama bana göre “rüzgar fısıltısı” alıntıları bunun için yeterli bir delil değil, bu sadece ama sadece bir yeşil görenin “etkisi” olduğuna dair bir işaret olabilir ki kurtları gönderenin bir yeşil gören olduğu fikrine sıcak baktığımızı farz ediyorum. Haliyle orada halihazırda olan biteni izleyip, Jon’un kendi kurdunu bulduğundan da emin olmak isteyecektir.
Gelecekteki Bran kuramı popüler sayılan bir düşünce ama bu fikre çok soğuk bakıyorum. Yani neden illa sittin sene sonraki x kişi geçmişe müdahale etmek zorunda ki? Hele ki elimizin altında sittin senedir Starkları izleyen ve çevresinde dolanan yaşayan en güçlü yeşil gören varken? O yapabilecekken niye 100 sene sonraki Bran yapsın? Mantık nedir? “Bakın, gemişe müdahale edebiliyor, çok güçlü biri!” demek için mi? 100 tane olayla bunu anlatabilirsin. Örnek? Bir insanı (Hodor) warglayarak. Bu yüzden Gelecekteki Bran kuramlarına, ikna edici kanıtlar görmediğim yahut doğrudan bu konuda sahne görmediğim sürece, pek ihtimal vermeyeceğim.
Konuyu sonuca bağlayıp bitirirsek; bana göre Hayalet ve Jon arasındaki bağ, (muhtemelen) 3. kişilerin (yeşil gören; BR?) vesilesiyle, o anda kurulmuştu ve bu sayede de kurdu zihninde duyması ve bulması mümkün oldu.
İnşallah yazıyı beğenmişsinizidir, okuduğunuz için teşekkürler.
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.09.20 02:13 bglfpig Clock Tower: The First Fear İnceleme

Seri Katilden kaçma Temasını sever misiniz?

Yani Slasher Diyorum Ben Bayılırım evet
Ne Kadar Klişeler ile dolu olsa bile ergenlerin ya da direkten yetişkinlerin ya da bir kişinin yenilemez bir katil tarafından kovalanmasını izlemek bana hep zevk verdi
bu türü harika veren filmler mevcuttu
Friday the 13th
Halloween
Peeping Tom
Child's play
Scream
Cabin in the woods
Nightmare on Elm Street
Teksas da katliam
Falan Filan say say bitmez
oyunlar açısından da neler var bakalım
popüler olanları sayalım en azıdan evet bir sürü Slasher Türü oyun var ama biz çok bilinenleri sayalım
Until Dawn
Nightcry
remothered tormented fathers
Haunting Grounds
AMA ÖZELLİKLE BUNLARA DOĞUŞ KAYNAĞI OLMUŞ OLAN
Clock Tower: The First Fear
bu oyun hakkın da ne diyebilirim ki? bir sanat esiri mi? yoksa sanat esiri olmaya yaklaşan oyunlardan birisi mi?
hala bile emin değilim ama bunun sebebi ne diye sorar isen Clock Tower bir şeyi başarıyor ki zamanına göre kesinlikle taktir edilmeli
Oyun Size Bir Sürü Ending sunuyor ve çoğu farklı mesela birisini kurtarıyorsunuz ama bir ending de birisi ölüyor ya da bir ending de baya kişiyi kurtarabiliyorsunuz ama bir ending de o olmuyor ya da bir ending de bir villain ekstradan öldürebiliyorsunuz ya da bir kaç ending de ana karakteriniz ölüyor
saydıklarımın hepsini yapıyoruz
ve 1992 de çıkmış bir oyun için bu gerçekten takdir edilebilir ve türünün en iyi örneği bile sayılabilir
Clock Tower: The First Fear sanat esiri mi değil mi? hadi gelin soruyu öğrenelim
Öncellikle bu İnceleme de Tüm Endingler göze alınacaktır güzel uzun bir inceleme olacak arkanıza rastlanın ve okumaya başlayın
Spoiler uyarısı tabi ki oyunu oynamadıysanız gidin oynayın ve gelin öyle okuyun
3
2
1
BAŞLADI

Konu:

Clock Tower: The First Fear oyunu Jennifer Simpson isimli Kızımızın ve Ana Karakterimizin Ahem bir Malikaneye ''Mary Barrows'' isimli Hatun Tarafından götürülmesini anlatıyordur yani tek değil tabi ki yanın da arkadaşları var bunlar ise Anne Lotte Laura Harrington isimli kişilerdir Malikaneye geldikleri zaman önce tatlı tatlı yerleşme yapmışlardır güzel bir güzel kız sohbeti ediyorlardır Sonra Ana Karakter Jennifer arkadaşlarının isteği ile Mary bulmaya gider fakat gider iken Elektrik kesilir Jennifer arkadaşlarının olduğu odaya hemen geri döner ama onların yok olduklarını fark eder bunun bir şaka olduğunu düşünür ama olmadığını bir kaç dakika sonra fark edecektir Çünkü Kendisi Elin de Büyük bir Makas Tutan bir Seri Katil Tarafından Kovalanmaya başlar
Evet senaryo bu
ne kadar iyi sorgulanabilir ama kesinlikle iyi işlendiğine söyleyebilirim ve bazı hikayelerin acayip iyi olması gerekmez arkadaşlar karakterlerinin atmosferinin iyi işlenmesi olması onu kurtarabilir
Clock Tower ise bunun en güzel örneklerinden birisi öncellikle Clock Tower öyle 1 tane Katilden kaçtığınız bir oyun değil için de bir Sürü Villain barındıran bir oyun eğer bir ana Villain mevcut değil hatta sizi makas ile kovalayan ana villain gibi gözüken kişi ana villain bile değil ana villain kim diye sorar iseniz mevcut mu onu bile bilmem ama bir seçim yapmak gerekseydi Bayan Mary olurdu evet kendisi Ana Villain neden der iseniz Hikaye Göre doğurduğu iki tane oğlunun annesi oydu ve onları öldürmeye teşvik eden de oydu anlattıklarımın hepsini oyun da hikaye ilerledikçe öğreniyorsunuz ve oyun da öğrenilecek çok şey var ana karakteriniz kişiliği oyun da yaptığınız eylemler ile açığa çıkıyor ve fark ediyorsunuz ki Clock Tower seri katilden kaçan ergen bir kızı anlatmıyor karakterlerin kişiliği ve gerçekten de çözülmeyi bekleyen bir Hikayesi mevcut
Öncellikle her karakterin ayrı bir kişiliği olduğunu söylemek kolay
oyun da yaptığınız eylemlere göre çoğu karakterin kişiliği değişiyor
Mesela en güzel Örneği Mary
Kendisi Oyunun gidişatına göre siz nasıl seçimler yapar iseniz ona göre davranıyor ve kişiliği de ona göre değişiyor
bazen masum gibi davranan bir kadın gibi görünebiliyor iken başka bir oynayış şeklin de sizi öldürmeye çalışan deli bir anne ya da başka bir oynanış şeklin de size ihanet ederek öldüren bir anne ya da başka bir ending de ise size uyku ilacı vererek sonra ise sizi öldüren deli bir anne
değişiyor da değişiyor be
demeye çalıştığım Clock Tower kesinlikle hikayesi bol sürprizler ile dolu her karakterin kişiliğinin davranışlarının size göre değiştiği hikaye temalı bir oyun
çıktığı zamana göre ise de başardığı iş ''sanat esiri'' sayılabilecek kadar da iyi tekrardan dediğim gibi belirli bir kişiliğe ya da davranışa sahip karakterler mevcut değil bu oyun da çoğu karakterin kişiliğini nasıl hayatta kalacağını nasıl davranışlar da bulunacağını falan siz beliriyorsunuz arkadaşlar Clock Tower hikaye açısından acayip başarılı bir oyun
şimdi Hikaye en azıdan Şimdilik bir kenara koyalım ve Gameplay geçelim

Oynanış:

Clock Tower: The First Fear Click and point temalı bir hayatta kalma oyunu evet basit bir Gameplay sahip ama gameplay küçümsemeyin hatta küçümsemeyeceğiniz son şey olsun bu oyunun Gameplay detaylar ve harika keşfedilmeyi bekleyen şeyler ile dolu açıklamama izin verin Clock tower oynayabileceğiniz en iyi detaylı oyunlardan birisi öncellikle hikaye gibi yaptığınız oynanış şekli durmadan değişiyor şöyle açıklayayım bir kere oyun da öldüm ve oyunu tamamen resetledim
bir baktım hayda odaların yeri değişmiş odaların yeri farklı yerler de
bir zaman ise oyun da gezinir iken kutudan katil çıkıyordu bir zaman ise kutudan katil yerine bir kedi çıkıyor
bir zaman ise de oyunun size ilk başlar da kutu da almanızı istediğiniz anahtar tamamen başka yerlere taşınıyor
bir zaman ise yerler tamamen random kırılabiliyor ve ani ölüme sebep olabiliyor
bir zaman ise katil hiç beklenmedik yerlerden çıkabiliyor ve size saklanacak yer bırakmayabiliyor
bir zaman ise aynaya baktığınız da bir el sizi tutuyor ve daha oyunun ilk başların da ölebiliyorsunuz
neler var neler
demeye çalıştığım şey Clock tower kesinlikle harika tekrar oynanmaya değer bir Gameplay sunuyor ne yapar iseniz yapın değişik sonuçlar alacaksınız
ve bu da oyunu tekrar oynamanız için o farklı tüm sonları almak için bir sebep yaratıyor
90lar da ve 80ler de bu kadar detaylı bir gameplay görmek zor o yüzden yaptığı işi sonuna kadar taktir ediyorum
arkadaşlar ben oyunlara tekrar zor bakarım oyun bana gerçekten o oyunu tekrar oynamak için bir sebep sunmuyor ise
Eee Clock tower bunu harika bir şekil de sunuyor
öpün başınızı üstüne koyun
bilmenizi isteyeceğim şey Clock tower da sıkılmanız tekrar oynadığınız da bile zor bir sonra ki oynayışınıza kıyasla acayip garip ve değişik şeyler olacaktır hatta bazen Random ölümlere bile sebep açabilir
bu yüzden hazırlanın aynı zaman da oyun da kurtarabileceğiniz kişiler falan filan yaptığınız seçimlere doğru değiştiğini de belirteyim
bu da işte tekrar oynamanız için farklı harika bir sebep daha
neler var lan neler lan
helal olsun ve bu elde bahsetmeden de geçemeyeceğim bu oyun da bir çan doldurma sistemi var ve bu da Dark Souls da ki gibi oyun da oturmanız ve bir süre beklemeniz lazım bunu yapar iken makaslı katil abinin ya da mary ablanın gelmediğinden emin ol ve evet baya bir süre istiyor
oyun bunu size söylemediği için Kesinlikle söylemem lazımdı
şimdi oyunun zorluğundan biraz bahsedeyim ve Zorluk Kategorisine geçelim

Zorluk:

evet Clock Tower: The First Fear baya bir rage quit geçirmeniz gereken bir oyun
Katile karşı yakalanır iseniz kaçmanız öncellikle mümkün ama bu hiç de hiç kolay olmayacaktır tuşlara abanmaya elinizden geldikçe hazır olun
çünkü abanmaz iseniz abartmıyorum %90 katil sizi yakalayacak demektir
ben bir ara o kadar basıyorum niye hala beni yakalıyor dedim ve fark ettim ki baya baya abanmam lazımmış tuşa
valla en ufak bir yavaşlama da gidersiniz söyleyeyim
aynı zaman da oyunun pc portun da bir save sistemi de yok onu da söyleyeyim
evet şu an da ''NE?'' diye kalıyor olabilirsiniz ama bildiğim kadarıyla save sistemi sadece konsol portların da var
Yani oyunu Emulator ile oynamanızı tercih ederim
ha rage quit geçiririm olur biter diyor iseniz karışamam tabi bu oyun rage quit geçirmek için ideal
aynı zaman da oyunun ilk başların da çok fazla ölür iseniz şaşırmayın çünkü Makaslı katil abimiz emin olun ki hiç beklemediğiniz yerlerden çıkacaktır
saklanıp kendisinin bir süre çıkmasını falan engellemeniz mümkün gerçi
ama her şekil de geri dönecektir ve bazen oyun size kurtarma şansını %3 gibi bir şekil de sunuyor
o yüzden hazırlanın çok kez öleceksiniz
baya baya öleceksiniz
kesinlikle daha zor eski oyunlar oynadım
ama Clock Tower hafife alınacak bir oyun da kesinlikle değil özellikle ilk oynaşınız ise
he bu elde oyunun zorluğunun yine oyunu oynama şeklinize göre değiştiğini söyleyeyim cidden cidden de öyle
helal olsun harbi lan
HELAL OLSUN
HELAL LAN
Ahem
Şimdi ise oyunun Korkunç olup olmadığı kısmına geçelim!

Ne Kadar Korkunç Bilader?:

Evet Clock tower bir korku oyunu tabi ki
slasher türü korlu oyunu ve başarıyor abi başarıyor zamanını aldırmayın Clock Tower sizleri Jumpscare ile korkutmayı bırakın Jumpscare yapmıyor bile Clock tower sizleri gerilim havasını atmosferi ile korkutmaya çalışıyor Özellikle Müzikleri ile
oyunu son ses kulaklık ile oynar iseniz ki öyle oynayın atmosferin ne kadar iyi olduğunu fark etmeniz için fark edeceksiniz ki Clock Tower gerçekten atmosferi ve müzikleri o kadar da iyi yapıyor ki 2020 de bile hafife asla alınmayacak atmosfere ve müziklere sahip
katillerin çıkıp çıkmaması dediğim gibi sizin oynayış şekliniz de bağlı olduğu için katil buradan çıkacak mı düşüncesine kaptırıp çıktığı zaman da gerilimi acayip iyi yaşarsınız
hatta bazen öyle beklenmedik anda çıkar ki gerilimi ve korkuyu damarlarınız da hissedersiniz
Clock Tower korku gerilim atmosfer müzikler hepsini yeterli ve fazla şekil de veriyor,
kesinlikle oyunu oynamanız için farklı sebeplerden birisi
şimdi en önemli ve Son Kategoriye geçelim Tüm Sonlar
hadi bakalım

Sonlar Nasıl?:

öncellikle oyun da dokuz tane ending var
Bunlar harfler ile şöyle sıralanmış oyun da ve hepsini size anlatayım
Ending S: Ana Karakterimiz yaptığı bir ses sayesin de Makaslı seri katil abimizin ölmesine sebep açıyor ve Mary ise kargalar tarafından saldırıya uğradığı zaman Ana karakterimiz onu kurtarmaya çalışsa bile Mary de düşüp ölüyor artık Anne mi Laura mı seçersiniz bilmiyorum ama ikisinden birisi Ana karakterimiz ile birlikte kurtuluyor ve kaçıp gidiyorlar
Ending A: Bu ending de neredeyse aynı olaylar oluyor ana karakterimiz makaslı seri katili öldürüyor fakat bu sefer Anne ile Laura kimi kurtarır iseniz fark etmez Mary tarafından aşağı yitilerek öldürüyor Ana Karakterimiz Mary ile bir savaş veriyor Mary Ana karakterimiz tarafından yeniliyor ve aşağı düşerek ölüyor Ana karakterimiz hayatta kalan tek kişi olmuş oluyor
Ending B: herkes ölmüş halde Ana karakterimiz Seri katili tekrar öldürüyor ve bu sefer Mary ise tam ana karakterimizi başarılı şekil de öldürmeye başaracak iken Mary onu Elektrik sayesin de öldürüyor ve Ana karakterimiz tek başına kaçıyor
Ending C: Ana Karakterimizi Çıkışa yakın bir yer de Mary karşılıyor herkes yine ölmüş durum da Ana karakterimiz Mary ile bir savaşa giriyor ve yenilip yere düşüyor Ana karakterimiz merdivenlerden tırmanıyor fakat Mary de onun peşin de geliyor ana karakterimiz Mary aşağı atıyor ve Mary ölüyor daha sonra seri katili tekrardan düşürerek öldürüyor
Ending D: ana karakterimiz bu sefer bayan Mary seri katil olduğunun farkın da değil ve kurtulduğunu sanarak herkes ölmüş durum da ona sarılmaya gidiyor Mary bıçak çıkartıyor ve ana karakterimizi başarılı şekil de öldürüyor VİLLAİN KAZANDI HAHAHAHAHA.... Villain kazandığı zaman sevinirim hani.... bu ending de baya iyi... NE VAR LAN İŞTE VİLLAİNLAR DA KAZANMAYI HAK EDİYOR
Ending E: Ana karakterimiz bu sefer asansör de üçüncü düğmeye basıyor fakat Asansör başka tarafa gidiyor ışıklar kapanıyor ve makaslı abimiz Mary öldürüyor VE VİLLAİNLAR YİNE KAZANIYOR
Ending F: ana karakterimiz bir tane mağaraya giriyor ve mağara yıkılmaya başladığı zaman asansöre biniyor fakat asansör de onu seri katilin beklediğini fark etmiyor ve asansör de ne yapar ise yapsın seri katil tarafından yeniliyor ve öldürülüyor YİNE VİLLAİN KAZANIYOR İŞTE BU!
Ending G: Ana Karakterimiz araba ile herkesin öldüğüne tanık olduktan sonra kaçıyor ve üç gün sonra evin de ''nedeni'' belirtilmeyen bir şekil de ölü bulunuyor Yine Villianlar kazanıyor (Doğrulandığı Üzere Mary tarafından öldürülmüş kendisi)
Ending H: Yine aynısı fakat bu sefer arabanın arkasından MAKASLI SERİ KATİL ABİMİZ ÇIKIYOR VE BU SEFER ÖLDÜRÜLME SEBEBİ BELLİ OLUYOR
Evet tamamen Farklı Endingler
Şimdi Sonuç Kısmına Gelelim

Sonuç:

Çıktığı yıla göre acayip iyi bir iş çıkartan ve benim çok sevdiğim seri katil temasını acayip iyi yansıtmayı başaran çok iyi hikaye sahip olan oyunu oynamam için üst de bahsettiğim üzere bir sürü sebep sunan bir sürü sonu olması ve acayip korkunç olmasını sayar isek Clock Tower: The First Fear benim için bir sanat esiridir

10

Okuduğunuz için Teşekkürler

submitted by bglfpig to veYakinEvren [link] [comments]


2020.09.20 01:48 bglfpig Clock Tower: The First Fear İnceleme

Seri Katilden kaçma Temasını sever misiniz?
Yani Slasher Diyorum Ben Bayılırım evet
Ne Kadar Klişeler ile dolu olsa bile ergenlerin ya da direkten yetişkinlerin ya da bir kişinin yenilemez bir katil tarafından kovalanmasını izlemek bana hep zevk verdi
bu türü harika veren filmler mevcuttu
Friday the 13th
Halloween
Peeping Tom
Child's play
Scream
Cabin in the woods
Nightmare on Elm Street
Teksas da katliam
Falan Filan say say bitmez
oyunlar açısından da neler var bakalım
popüler olanları sayalım en azıdan evet bir sürü Slasher Türü oyun var ama biz çok bilinenleri sayalım
Until Dawn
Nightcry
remothered tormented fathers
Haunting Grounds
AMA ÖZELLİKLE BUNLARA DOĞUŞ KAYNAĞI OLMUŞ OLAN
Clock Tower: The First Fear
bu oyun hakkın da ne diyebilirim ki? bir sanat esiri mi? yoksa sanat esiri olmaya yaklaşan oyunlardan birisi mi?
hala bile emin değilim ama bunun sebebi ne diye sorar isen Clock Tower bir şeyi başarıyor ki zamanına göre kesinlikle taktir edilmeli
Oyun Size Bir Sürü Ending sunuyor ve çoğu farklı mesela birisini kurtarıyorsunuz ama bir ending de birisi ölüyor ya da bir ending de baya kişiyi kurtarabiliyorsunuz ama bir ending de o olmuyor ya da bir ending de bir villain ekstradan öldürebiliyorsunuz ya da bir kaç ending de ana karakteriniz ölüyor
saydıklarımın hepsini yapıyoruz
ve 1992 de çıkmış bir oyun için bu gerçekten takdir edilebilir ve türünün en iyi örneği bile sayılabilir
Clock Tower: The First Fear sanat esiri mi değil mi? hadi gelin soruyu öğrenelim
Öncellikle bu İnceleme de Tüm Endingler göze alınacaktır güzel uzun bir inceleme olacak arkanıza rastlanın ve okumaya başlayın
Spoiler uyarısı tabi ki oyunu oynamadıysanız gidin oynayın ve gelin öyle okuyun
3
2
1
BAŞLADI

Konu:

Clock Tower: The First Fear oyunu Jennifer Simpson isimli Kızımızın ve Ana Karakterimizin Ahem bir Malikaneye ''Mary Barrows'' isimli Hatun Tarafından götürülmesini anlatıyordur yani tek değil tabi ki yanın da arkadaşları var bunlar ise Anne Lotte Laura Harrington isimli kişilerdir Malikaneye geldikleri zaman önce tatlı tatlı yerleşme yapmışlardır güzel bir güzel kız sohbeti ediyorlardır Sonra Ana Karakter Jennifer arkadaşlarının isteği ile Mary bulmaya gider fakat gider iken Elektrik kesilir Jennifer arkadaşlarının olduğu odaya hemen geri döner ama onların yok olduklarını fark eder bunun bir şaka olduğunu düşünür ama olmadığını bir kaç dakika sonra fark edecektir Çünkü Kendisi Elin de Büyük bir Makas Tutan bir Seri Katil Tarafından Kovalanmaya başlar
Evet senaryo bu
ne kadar iyi sorgulanabilir ama kesinlikle iyi işlendiğine söyleyebilirim ve bazı hikayelerin acayip iyi olması gerekmez arkadaşlar karakterlerinin atmosferinin iyi işlenmesi olması onu kurtarabilir
Clock Tower ise bunun en güzel örneklerinden birisi öncellikle Clock Tower öyle 1 tane Katilden kaçtığınız bir oyun değil için de bir Sürü Villain barındıran bir oyun eğer bir ana Villain mevcut değil hatta sizi makas ile kovalayan ana villain gibi gözüken kişi ana villain bile değil ana villain kim diye sorar iseniz mevcut mu onu bile bilmem ama bir seçim yapmak gerekseydi Bayan Mary olurdu evet kendisi Ana Villain neden der iseniz Hikaye Göre doğurduğu iki tane oğlunun annesi oydu ve onları öldürmeye teşvik eden de oydu anlattıklarımın hepsini oyun da hikaye ilerledikçe öğreniyorsunuz ve oyun da öğrenilecek çok şey var ana karakteriniz kişiliği oyun da yaptığınız eylemler ile açığa çıkıyor ve fark ediyorsunuz ki Clock Tower seri katilden kaçan ergen bir kızı anlatmıyor karakterlerin kişiliği ve gerçekten de çözülmeyi bekleyen bir Hikayesi mevcut
Öncellikle her karakterin ayrı bir kişiliği olduğunu söylemek kolay
oyun da yaptığınız eylemlere göre çoğu karakterin kişiliği değişiyor
Mesela en güzel Örneği Mary
Kendisi Oyunun gidişatına göre siz nasıl seçimler yapar iseniz ona göre davranıyor ve kişiliği de ona göre değişiyor
bazen masum gibi davranan bir kadın gibi görünebiliyor iken başka bir oynayış şeklin de sizi öldürmeye çalışan deli bir anne ya da başka bir oynanış şeklin de size ihanet ederek öldüren bir anne ya da başka bir ending de ise size uyku ilacı vererek sonra ise sizi öldüren deli bir anne
değişiyor da değişiyor be
demeye çalıştığım Clock Tower kesinlikle hikayesi bol sürprizler ile dolu her karakterin kişiliğinin davranışlarının size göre değiştiği hikaye temalı bir oyun
çıktığı zamana göre ise de başardığı iş ''sanat esiri'' sayılabilecek kadar da iyi tekrardan dediğim gibi belirli bir kişiliğe ya da davranışa sahip karakterler mevcut değil bu oyun da çoğu karakterin kişiliğini nasıl hayatta kalacağını nasıl davranışlar da bulunacağını falan siz beliriyorsunuz arkadaşlar Clock Tower hikaye açısından acayip başarılı bir oyun
şimdi Hikaye en azıdan Şimdilik bir kenara koyalım ve Gameplay geçelim

Oynanış:

Clock Tower: The First Fear Click and point temalı bir hayatta kalma oyunu evet basit bir Gameplay sahip ama gameplay küçümsemeyin hatta küçümsemeyeceğiniz son şey olsun bu oyunun Gameplay detaylar ve harika keşfedilmeyi bekleyen şeyler ile dolu açıklamama izin verin Clock tower oynayabileceğiniz en iyi detaylı oyunlardan birisi öncellikle hikaye gibi yaptığınız oynanış şekli durmadan değişiyor şöyle açıklayayım bir kere oyun da öldüm ve oyunu tamamen resetledim
bir baktım hayda odaların yeri değişmiş odaların yeri farklı yerler de
bir zaman ise oyun da gezinir iken kutudan katil çıkıyordu bir zaman ise kutudan katil yerine bir kedi çıkıyor
bir zaman ise de oyunun size ilk başlar da kutu da almanızı istediğiniz anahtar tamamen başka yerlere taşınıyor
bir zaman ise yerler tamamen random kırılabiliyor ve ani ölüme sebep olabiliyor
bir zaman ise katil hiç beklenmedik yerlerden çıkabiliyor ve size saklanacak yer bırakmayabiliyor
bir zaman ise aynaya baktığınız da bir el sizi tutuyor ve daha oyunun ilk başların da ölebiliyorsunuz
neler var neler
demeye çalıştığım şey Clock tower kesinlikle harika tekrar oynanmaya değer bir Gameplay sunuyor ne yapar iseniz yapın değişik sonuçlar alacaksınız
ve bu da oyunu tekrar oynamanız için o farklı tüm sonları almak için bir sebep yaratıyor
90lar da ve 80ler de bu kadar detaylı bir gameplay görmek zor o yüzden yaptığı işi sonuna kadar taktir ediyorum
arkadaşlar ben oyunlara tekrar zor bakarım oyun bana gerçekten o oyunu tekrar oynamak için bir sebep sunmuyor ise
Eee Clock tower bunu harika bir şekil de sunuyor
öpün başınızı üstüne koyun
bilmenizi isteyeceğim şey Clock tower da sıkılmanız tekrar oynadığınız da bile zor bir sonra ki oynayışınıza kıyasla acayip garip ve değişik şeyler olacaktır hatta bazen Random ölümlere bile sebep açabilir
bu yüzden hazırlanın aynı zaman da oyun da kurtarabileceğiniz kişiler falan filan yaptığınız seçimlere doğru değiştiğini de belirteyim
bu da işte tekrar oynamanız için farklı harika bir sebep daha
neler var lan neler lan
helal olsun ve bu elde bahsetmeden de geçemeyeceğim bu oyun da bir çan doldurma sistemi var ve bu da Dark Souls da ki gibi oyun da oturmanız ve bir süre beklemeniz lazım bunu yapar iken makaslı katil abinin ya da mary ablanın gelmediğinden emin ol ve evet baya bir süre istiyor
oyun bunu size söylemediği için Kesinlikle söylemem lazımdı
şimdi oyunun zorluğundan biraz bahsedeyim ve Zorluk Kategorisine geçelim

Zorluk:

evet Clock Tower: The First Fear baya bir rage quit geçirmeniz gereken bir oyun
Katile karşı yakalanır iseniz kaçmanız öncellikle mümkün ama bu hiç de hiç kolay olmayacaktır tuşlara abanmaya elinizden geldikçe hazır olun
çünkü abanmaz iseniz abartmıyorum %90 katil sizi yakalayacak demektir
ben bir ara o kadar basıyorum niye hala beni yakalıyor dedim ve fark ettim ki baya baya abanmam lazımmış tuşa
valla en ufak bir yavaşlama da gidersiniz söyleyeyim
aynı zaman da oyunun pc portun da bir save sistemi de yok onu da söyleyeyim
evet şu an da ''NE?'' diye kalıyor olabilirsiniz ama bildiğim kadarıyla save sistemi sadece konsol portların da var
Yani oyunu Emulator ile oynamanızı tercih ederim
ha rage quit geçiririm olur biter diyor iseniz karışamam tabi bu oyun rage quit geçirmek için ideal
aynı zaman da oyunun ilk başların da çok fazla ölür iseniz şaşırmayın çünkü Makaslı katil abimiz emin olun ki hiç beklemediğiniz yerlerden çıkacaktır
saklanıp kendisinin bir süre çıkmasını falan engellemeniz mümkün gerçi
ama her şekil de geri dönecektir ve bazen oyun size kurtarma şansını %3 gibi bir şekil de sunuyor
o yüzden hazırlanın çok kez öleceksiniz
baya baya öleceksiniz
kesinlikle daha zor eski oyunlar oynadım
ama Clock Tower hafife alınacak bir oyun da kesinlikle değil özellikle ilk oynaşınız ise
he bu elde oyunun zorluğunun yine oyunu oynama şeklinize göre değiştiğini söyleyeyim cidden cidden de öyle
helal olsun harbi lan
HELAL OLSUN
HELAL LAN
Ahem
Şimdi ise oyunun Korkunç olup olmadığı kısmına geçelim!

Ne Kadar Korkunç Bilader?:

Evet Clock tower bir korku oyunu tabi ki
slasher türü korlu oyunu ve başarıyor abi başarıyor zamanını aldırmayın Clock Tower sizleri Jumpscare ile korkutmayı bırakın Jumpscare yapmıyor bile Clock tower sizleri gerilim havasını atmosferi ile korkutmaya çalışıyor Özellikle Müzikleri ile
oyunu son ses kulaklık ile oynar iseniz ki öyle oynayın atmosferin ne kadar iyi olduğunu fark etmeniz için fark edeceksiniz ki Clock Tower gerçekten atmosferi ve müzikleri o kadar da iyi yapıyor ki 2020 de bile hafife asla alınmayacak atmosfere ve müziklere sahip
katillerin çıkıp çıkmaması dediğim gibi sizin oynayış şekliniz de bağlı olduğu için katil buradan çıkacak mı düşüncesine kaptırıp çıktığı zaman da gerilimi acayip iyi yaşarsınız
hatta bazen öyle beklenmedik anda çıkar ki gerilimi ve korkuyu damarlarınız da hissedersiniz
Clock Tower korku gerilim atmosfer müzikler hepsini yeterli ve fazla şekil de veriyor,
kesinlikle oyunu oynamanız için farklı sebeplerden birisi
şimdi en önemli ve Son Kategoriye geçelim Tüm Sonlar
hadi bakalım

Sonlar Nasıl?:

öncellikle oyun da dokuz tane ending var
Bunlar harfler ile şöyle sıralanmış oyun da ve hepsini size anlatayım
Ending S: Ana Karakterimiz yaptığı bir ses sayesin de Makaslı seri katil abimizin ölmesine sebep açıyor ve Mary ise kargalar tarafından saldırıya uğradığı zaman Ana karakterimiz onu kurtarmaya çalışsa bile Mary de düşüp ölüyor artık Anne mi Laura mı seçersiniz bilmiyorum ama ikisinden birisi Ana karakterimiz ile birlikte kurtuluyor ve kaçıp gidiyorlar
Ending A: Bu ending de neredeyse aynı olaylar oluyor ana karakterimiz makaslı seri katili öldürüyor fakat bu sefer Anne ile Laura kimi kurtarır iseniz fark etmez Mary tarafından aşağı yitilerek öldürüyor Ana Karakterimiz Mary ile bir savaş veriyor Mary Ana karakterimiz tarafından yeniliyor ve aşağı düşerek ölüyor Ana karakterimiz hayatta kalan tek kişi olmuş oluyor
Ending B: herkes ölmüş halde Ana karakterimiz Seri katili tekrar öldürüyor ve bu sefer Mary ise tam ana karakterimizi başarılı şekil de öldürmeye başaracak iken Mary onu Elektrik sayesin de öldürüyor ve Ana karakterimiz tek başına kaçıyor
Ending C: Ana Karakterimizi Çıkışa yakın bir yer de Mary karşılıyor herkes yine ölmüş durum da Ana karakterimiz Mary ile bir savaşa giriyor ve yenilip yere düşüyor Ana karakterimiz merdivenlerden tırmanıyor fakat Mary de onun peşin de geliyor ana karakterimiz Mary aşağı atıyor ve Mary ölüyor daha sonra seri katili tekrardan düşürerek öldürüyor
Ending D: ana karakterimiz bu sefer bayan Mary seri katil olduğunun farkın da değil ve kurtulduğunu sanarak herkes ölmüş durum da ona sarılmaya gidiyor Mary bıçak çıkartıyor ve ana karakterimizi başarılı şekil de öldürüyor VİLLAİN KAZANDI HAHAHAHAHA.... Villain kazandığı zaman sevinirim hani.... bu ending de baya iyi... NE VAR LAN İŞTE VİLLAİNLAR DA KAZANMAYI HAK EDİYOR
Ending E: Ana karakterimiz bu sefer asansör de üçüncü düğmeye basıyor fakat Asansör başka tarafa gidiyor ışıklar kapanıyor ve makaslı abimiz Mary öldürüyor VE VİLLAİNLAR YİNE KAZANIYOR
Ending F: ana karakterimiz bir tane mağaraya giriyor ve mağara yıkılmaya başladığı zaman asansöre biniyor fakat asansör de onu seri katilin beklediğini fark etmiyor ve asansör de ne yapar ise yapsın seri katil tarafından yeniliyor ve öldürülüyor YİNE VİLLAİN KAZANIYOR İŞTE BU!
Ending G: Ana Karakterimiz araba ile herkesin öldüğüne tanık olduktan sonra kaçıyor ve üç gün sonra evin de ''nedeni'' belirtilmeyen bir şekil de ölü bulunuyor Yine Villianlar kazanıyor (Doğrulandığı Üzere Mary tarafından öldürülmüş kendisi)
Ending H: Yine aynısı fakat bu sefer arabanın arkasından MAKASLI SERİ KATİL ABİMİZ ÇIKIYOR VE BU SEFER ÖLDÜRÜLME SEBEBİ BELLİ OLUYOR
Evet tamamen Farklı Endingler
Şimdi Sonuç Kısmına Gelelim

Sonuç:

Çıktığı yıla göre acayip iyi bir iş çıkartan ve benim çok sevdiğim seri katil temasını acayip iyi yansıtmayı başaran çok iyi hikaye sahip olan oyunu oynamam için üst de bahsettiğim üzere bir sürü sebep sunan bir sürü sonu olması ve acayip korkunç olmasını sayar isek Clock Tower: The First Fear benim için bir sanat esiridir

10

Okuduğunuz için Teşekkürler
submitted by bglfpig to kiziliksir [link] [comments]


2020.09.17 02:37 LairdLion İLİŞKİ, HAYAT, KİŞİLİK SORUNLARI HAKKINDA

Selam beyler, umarım iyi gidiyordur her şey. Öncelikle bu post uzun olacak, vakti olmayan dostların uğraşmasına gerek yok. Tercihim hayat tecrübesi çok olan abilerimin cevap vermesi aslında. Troll davranacaklar da postu okuduktan sonra zaten ciddi şekilde cevap verirler diye umuyorum, pek taşşak geçmelik bir havada değilim. Şimdiden teşekkür ederim.

Genel olarak sorunlarım çok küçük yaşlarda başladı. Maddi anlamda ailem tamamen dipteydi diyebilirim. Orta okulun yarılarına kadar da aynı şekilde devam etti; okula haftalık bir kaç lirayla giderdim, o şekilde bir durum. Tabii bu durumda pek fazla bir şey alınarak, mutlu mesut yetiştiğimi söyleyemem. İki halam, yatalak bir babaannem ve ebeveynlerim ile büyüdüm. Anne ve babam sinir hastalıklarından dolayı yıllardır bir psikiyatri doktoru ile yakınlar, küçük yaşlarda çoklu kişilik bozukluğu ile tanıştım; o doktor sağ olsun ilerleyen yaşlarıma kadar ağır ilaçlar kullanmamı engelledi. Lakin zaman geçtikçe ben bozukluğa alıştım, dışarıya bunu yansıtmayı kestim. Beni tanıyan çoğu kişi bu bozukluğu bilmez bile, o derece kapattım kendi içime. (Bilmeyenler için çoklu kişilik bozukluğu birden fazla kişiliğiniz olmasına sebep oluyor. Çoğu vakada kişilikler birbirinden bağımsız, hatta anıları bölünmüş halde oluyorlar. Benim durumum bundan bir nebze farklıydı, tamamını açıklayacak enerjim yok maalesef :) .) Neyse, orta okulda görebileceğiniz en itici tiptim, erken ergenliğe girmemden kaynaklı boyum çok erken attı, tüm yüzüm sivilcelerle doldu ve daha kötüsü büyük bir burnum vardı. Ama nasıl bir burun, yüzümün yarısını kaplıyordu neredeyse. E bu durumlardan dolayı çoğu kişinin dalga geçtiği bir tiptim; tüm bunlar birleşince bir zaman sonra pasif agresiflik tanısı da konuldu. Orta okul benim için en boktan dönemlerimdi belkide. Ama önemli olan kısım bu değil, sadece fikriniz oluşsun diye açıkladım.

Orta okulda, gittiğim dershanede bir kız ile tanıştım. O dönemde çoğu kişinin ağzının suyu akardı kızı görse ama hem bozukluğum sebebi ile hem de o dönemler hiçbir şey umurumda olmadığından yakın birer arkadaş olduk. Cidden söylüyorum, hayatımda gerçekten güvendiğim tek insan oldu. Ve aklımdan bir kez bile sevgili mevzuları, cinsellik falan geçmedi. Dediğim gibi bütün erkeklerin bir ortamda gözünü alamayacağı bir tipti ama benim için öz kardeşim oldu. Zaten tek çocuk olduğumdan her zaman yalnız büyümüştüm, kafamda dönen sesler ve gördüğüm şeyler yüzünden hiç kimseye değer verecek enerjim olmazdı. Neyse, bir ortamımız vardı bizim. Bu kız da normale göre fiziği daha göze çarpan ve crop-top gibi açık şeyler giymekten çekinmeyen biriydi. Normalde bu arkadaş grubum ile bir alakası yoktu bile, aynı kursta idik ama kursta toplasan 40-50 kişi olduğundan millet tanışıyor eninde sonunda. Zamanla o kız da bu gruba girdi ve herkes toplu muhabbet etmeye başladı, yakınlaştı derken adına D diyeceğim bir arkadaş ve ortamdaki neredeyse çoğu erkek kızın arkasından ileri geri konuşmaya başladı. Bir süre sonra kızın yüzüne bile sekreter, orospu falan dediler. Ben de D'yi bir köşeye çekip bu konuyu konuştum. Yaptığını açıkladım, yanlış olduğunu söyledim. Ve açıkça bir daha yaparsa belasını sikeceğimi de ekledim. Neyse, gülüp geçti falan, konu kapandı. Aradan bir kaç gün geçti, yine kıza kaşar dedi ben de çıkışta bunu bir marangoza sokup yumrukladım. Çenesi yerinden çıkıyordu neredeyse, o derece bir durum. Sonra kıza da olayları anlattım ve böyle tiplerle konuşmasını istemediğimi, ya beni ya da ortamı seçeceğini söyledim. O da ''Bana kimse kimin yanında olacağımı söyleyemez diye bir cevap verdi. Ben de pekala dedim, siktirip gittim. Sonraki bir ay hayatımın en boktan dönemiydi. Bu durum benim hayata bakış açımı tamamen bozdu. Gerçekten, bu olaydan sonra bir daha kimseye güvenemedim ve güvenmeyeceğim. Aynı zamanda oldukça kötü bir kriz geçirip sabah çarşafım kanlı, sırtım tırnak izleriyle uyanmama da sebep oldu; bundan sonra çoklu kişilik bozukluğum iyice hayatımı sikti.

Anlattığım olaydan sonra dediğim gibi kimseye bir güvenim kalmadı. Okuldaki ortam bok gibiydi, ailem maddi olarak çöküyordu, bundan dolayı manevi olarak da sorunlar ortaya çıkıyordu. En sonunda halam babama, babam halama saldırdı; çok fazla detaya girmek içimden gelmiyor bu konuda, kusuruma bakmayın. Tipim desen zaten iğrençti, bunalmıştım her şeyden. Hayatımın en ağır dönemini geçirdim, kafama silah dayayıp uyuduğum geceler oldu. Lakin zaman her acıyı bastırıyor bir şekilde işte. İşin sonunda lise başladı, ben de tamamen değiştim. Yüz yapım, vücudum da aynı şekilde çok abartı bir duruma geldi. Küçüklüğümle şu anımı yan yana koysam benzetemezsiniz, o derece. O dönemden sonra hayatımda isteyip elde demediğim kimse olmadı. Bundan sonra da olacağını düşünmüyorum açıkçası. Lakin, lisede bir sevgilim oldu. Yaklaşık 1,5 yıl devam etti ilişkim. Görebileceğiniz en doğal ilişkiydi belki de. Altı ay boyunca mükemmel ilerledi, lakin zaman geçtikçe sorunlar beni boğmaya başladı. Lakin onun üzerine yine devam ettim. Altı ayın üzerine sekiz, dokuz aydan fazla işkence çektim ama bırakamadım. Her şeyimi verdim. Zaten lise başlangıcı benim hayatımın ters döndüğü bir dönemdi. Maddi olarak muazzam bir hale geldim, manevi sorunlar umurumda olmadı, notlarım zaten her zaman çok yukarıdaydı vs. Bu kız benim belki de gerçekten sevip değer verdiğim tek sevgilim oldu. İşin sonunda dayanamayacak noktaya gelmiştim, psikolojim iyice bok yolundaydı ve kızın benim ona verdiğim değerin bir gramını geri vermediğini düşünmeye başlamıştım. En sonunda uyarmama rağmen bir kaç şey daha yaptı ve o anda kesip attım. O ana kadar o kadar fazla kez ayrılacağımı söylerdim yakınlarıma ki, bilemiyorum yani... O noktadan sonra kıza karşı hiçbir şey hissetmedim, ne öfke, ne kin, ne umut. Kesip attım sadece. İlerleyen altı ayda kız acı çekti, sonunda unuttu gitti. Kıza da E diyeceğim buradan itibaren.

Bunun üzerine kardeşim dediğim bir çocuk altı, yedi ayın sonrasında bu E ile ilişkiye başladı. O da koymadı, sonuçta kızın hayatını siktiğimi hissediyordum/hissediyorum hala. Onun üzerine yine ciddi bir ilişki yapmayı denedim ve yanı şey ile sonuçlandı. Ben kızı sıktım, her şey rayına oturana kadar her şeyimi ortaya koydum ve düzeldiğinde ben de tükenmiştim, sıkılmıştım. O da ufak bir şey yaptı ve ondan da ayrıldım.

Şu an yine aynı boku yiyorum. Ciddi ilerleyen bir ilişkim var ama bunaldım. Her şeyi yoluna sokmuş olsam da yine tükendim. Lakin fark etmeye başlıyor insan; ben tükenip dursam da işin sonunda kıza yine üzülüyorum. Doğru düzgün konuşsam anlamayacağına yine eminim. Lakin artık bu tarz ilişkiler yürütecek bir kişi olduğumu düşünmüyorum. Her anlamda dengesiz birisiyim. Kafamın içinde bir milyon şey dönüyor. Gece üzgünüm, sabah sikimde değil, akşam çöküyorum. Böyle bir döngünün içindeyim. Artık aynaya baktığımda kim olduğumu anlayamıyorum. O kadar fazla harcadım ki kendimden, o kadar ödün verdim ki aslında kim olduğumu bilemiyorum. Yoruldum ben dostlar. Gerçekten bunaldım. Hem bu durumdan; nasıl kendime tekrar döneceğimden hem de bu ilişki konularını ne yapacağımdan bihaberim. Bu anlamda benzer şeyler yaşamış olanlarınız vardır eminim. Fikirleriniz, yorumlarınız önemli benim için.

Burada anlatmadığım bir çok şey de var, hala beni etkileyen. Namaz kıldıran birinden bir anda inancını kaybetmiş bir insana dönüşmemden tut, egoist birinden kendine saygısız birine dönmeme kadar binbir konu var daha. Her şeyi yazamadım, yazamam da. Şimdiden yardımcı olan, fikir veren herkese teşekkür ederim. Esenlikler.
submitted by LairdLion to KGBTR [link] [comments]


2020.09.14 09:50 griljedi GRRM 2016 Söyleşileri

- 2015 yılında, yapmaya karar verdiğini söylediği twistin, GoT dizisi için mümkün olmayacağını çünkü kitaplarda hala yaşayan ilgili bir karakterin dizide öldüğünü açıkladı(Elbette bir sürü karakter öldü ve bazıları hiç eklenmedi ama küçük yan karakterleri konu dışına atabiliriz diye düşünüyorum).
- Yüzsüz Adamlar hakkında...
Biliyorsunuz, suikastçilerden oluşan bir loncaya sahip olmak, yaygın bir fantezidir. Suikastçılar loncasını icat eden ilk kişi ben değildim; Biliyorsunuz, bu büyük ölçüde bir fantezi kinayesidir. Tarihte bunun için çok fazla kanıt yok. Şey ... tek kanıt, Orta Doğu'da bulunan Assassins (Haşhaşiler) adlı bir grubun olduğu ve Orta Doğu'daki insanları öldürmek için suikastçılarını gönderen Dağın Yaşlı Adamı adında bir adam olduğu, orası yüzyıllardır insanları öldürdükleri yer ama suikastçıların fantezi loncaları gibi değillerdi, bu yüzden ona kendi yorumumu koymaya karar verdim. Aslında birkaç farklı suikastçı loncası kurdum, sadece Yüzsüz Adamlar değil, Hüzünlü Adamlar ve hepsi.
Yüzsüz Adamlar felsefesinde biraz var; onlar- bazı açılardan onlar bir ölüm tarikatı ve bu dinsel bir temel, ben de bunu düşündüm ve ondan çıkarım yaptım. Gerçek dünyada daha fazla ölüm kültüne sahip olmamamıza şaşırdım, çünkü bana öyle geliyor ki, eğer bir şeye tapacaksan, ölüm oldukça iyi bir şey çünkü biliyorsun, mesela, bizim bütün bu dinlere sahibiz; sana ölümsüz hayat sözünü verirler. Hiçbiri onu teslim etmiyor. Diğer tüm dinlerdeki herkes zaten ölür, bu yüzden kazanan ölüm kültüdür. Ölüm kültü gerçekten ölüme yol açabilir. "Gelin ve bizimle ibadet ederseniz ölürsünüz." Evet, muhtemelen yapacaksın! Öyleyse ... neyse. Bunu aldım ve onunla koştum.
- GRRM, kendini pro-seks feminist olarak tanımlıyor, yani pornogrofinin ve seks işçiliğinin kadını aşağıladığını ve sömürdüğünü ve buna karşı olduğunu.
- Soru üstüne Arya’nın yakında çiçek açacağını ve ileride Arya ve Gendry’nin yeniden buluşacağını söyledi.
- GRRM Dorne hakkında konuştu! Şovu tam olarak reddetmiyordu ama bunun hakkında söyleyecek iyi bir şeyi yoktu. Bir adam, 6. sezonun onun için kitapları bozup bozmayacağını sordu. "Dizide olanların kitaplarda olacağını düşünme, dizi tamamen farklı. Kitaplar öyle olmayacak." gibi bir şey söyledi. Gerçekten ondan(show) hoşlanmadığını hissedebiliyordunuz.
- Yemekte asistanı Joanna bana bazı grafik romanların resimlerini yapan diğer asistanının "süper gizli" bir şey üzerinde çalıştığını söylediğini söyledi ve biraz sonra George masamdayken, bana Bloodraven'ı da içeren daha fazla hikaye üzerinde çalıştığını söyledi. İlk önce D&E öykülerinde Kışyarı'nın Dişi Kurtları olasılığı beni heyecanlandırdı ama sonra ben deh gibiydim, muhtemelen Winds ve sanat asistanı başka bir şey üzerinde çalışıyordu(Sonra bunu tekrar doğruladı, muhtemelen 6. kitap için Kankuzgun’u sahneleri yazıyordu).
- Targ ve Targ Olmayan Teorisinden bahsetmiş ve “İlginç, çok şey biliyorsun” cevabını vermiş(Bilmeyenler için; annesi Targ olmayan ilk doğan Targlar, anneye çekerken sonrakiler babaya çekiyor. Bknz; Rhaegar’ın kızı anneye, oğlu babaya; diğer anneden olma oğlu Jon da annesi Lyanna’ya benziyor).
- 2016’daki Bağış Yemeğindeki söyleşisi sırasında, gelmeden önce, Cersei sahnesi üzerinde çalıştığını söylemiş.
- GRRM, sanat ve oyun gibi şeyler için bazı alt lisanslar çıkardığını söyledi. GRRM ayrıca HBO'nun hikayenin tv versiyonunun tam benzerlik haklarına sahip olduğunu, yani Dany'nin Emilia'ya benzediği resimler yapılamayacağını belirtti. Kendisine iki kez sorulmasına rağmen, HBO ile kendisi arasındaki duyguda gerçek bir bağdan kaçınmakta çok dikkatliydi.
- GRRM, filmlerin kitaplardan çok uzaklaştığında nasıl nefret ettiğini söyledi(Anlayan anladı, bize sor bir de Martin! :D ).
- Bir seyirci GRRM'ye sordu: “Game of Thrones TV dizisi kitaptan uzaklaştıkça, bu, hayran kurgu hakkındaki görüşlerinizi değiştirdi mi veya herhangi bir şey yaptı mı?
GRRM'nin Yanıtı: "Hayır. Telif hakkı ihlali olduğu için hayran kurgusuna karşı çıkmaya devam ediyorum. Tabii ki HBO, bana para dolu büyük damperli kamyonlar ödeyerek bunu aşıyor. Öyleyse, evimin önüne parayla dolu büyük bir damperli kamyonla gelmek isterseniz, size biraz hayran kurguları yapmanıza izin vermeyi düşünebilirim ama o zaman bunu hayran kurgusu olarak görmeyeceğim. Bunu bir alt lisans olarak düşünürdüm. Oyun, kart oyunları ve jeton vb. Yapan kişilere birçok alt lisans yapıyorum. Ancak Harlan Ellison, yıllar boyunca çok sesli olduğu bu kurala her zaman sahipti. Onun hakkındaki konuşmasını YouTube'da bulabilirsiniz ve bence John da sanatçıya para ödemek zorunda olduğunu düşünüyor çünkü bu şekilde hayatımızı kazanıyoruz. "
(Yıllardır dizi için D&D’nin Hayran Kurgusu demiştim ve 2016’da GRRM aslında beni resmen onaylamış. Daha ne diyelim? :D )
- Martin, kimsenin Kankuzgun’unu sevmediğini düşünüyor (ben seviyorum cicim).
- Arkadaşım, Jon ve Arya arasındaki romantizm (teori) ilişkisini sordu, Jon’un Ygritte’de gördüğü Arya bağlantısını gündeme getirdi. GRRM, evet ya da hayır diye bir cevap vermedi. Onun yerine Ygritte’in, Jon’un, yanında rahat hissettiği kadınlık seviyesi olduğunu ifade etti. “Bunun bir romantizm göndermesi olduğunu düşünmüyorum, bu belirli bir fiziksel tipe bir göndermeve Jon’un takdire şayan bulduğu şeyin bir göstergesi. Bu sanki birinin size birini hatırlatması gibi, biliyorsunuz... Diğer insanlar, orada yaşayan küçük kemirgenlere benzeyen saçlar yüzünden rahatsız olabilir. (Jon) Buna alıştığı için onu rahatsız etmiyor. GRRM şimdi koridorda "Geçmişteki bazı şeylerin bu kadar güçlü bir foreshadowing olmamış olmasını dilediğini" ve "bazı yeni şeylerin o zaman daha güçlü bir foreshadowing olmasını dilediğini" söyleyerek bitirdi.
- Bunun yerine George, (kitabın) taslağının ofis binasına asılmasına ve birinin fotoğraf çekip bunları paylaşmasına "kızdığını" söyledi. Bunun sadece kendisi ve yayıncı için bir mektup olduğunu söyledi. Bunu söylerken çok kararlıydı ve yüzünde görebiliyordunuz. Daha sonra, taslaklar yazmakta, kitap teslim tarihlerini belirlemekte iyi olmadığını ve taslaklarda sık sık "b*k uydurduğunu" ve "karakterlerin yol boyunca değiştiğini" söyledi. Yan not: Geçmiş röportajlarda başka şeyler söylediğini biliyorum(karakterlerin sonlarını 91’den beri bildiğini ve hiçbir zaman değişmediğini sayısız kere söylemesi meselesi, bu yüzden muhtemelen Jaime gibi karakterler için konuşuyor olabilir), bu yüzden bunu istediğiniz gibi yorumlayın. * "Alıntılanmış" kelimeler aynen onun sözleridir.
- Ona Bran / Orman Dansçıları / Pinokyo teorimi sordum. Pinokyo'nun Bran hikayesinde sahip olduğu görünüşte ağır etkiye dikkat çektim ve o da "İlginç" diye yanıtladı. (Pinokyo)Disney filmini görüp görmediğimi sordu çünkü bu onun "en sevdiği" Disney filmi ve ne kadar "karanlık ve rahatsız edici"idi. Kitapları okuyup okumadığımı da sordu ve sonra kitap ve film arasındaki farklara değindi. George, o sırada Pinokyo'nun vicdan istemediğini ve kendisine bir vicdan vermeye çalıştığı için cırcır böceğini ezdiğini söyledi. Birisi araya girdiğinde Bran'ı Pinokyo ile ilişkilendirmeye başladı. Bunun bir çeşit dikkat dağıtıcı taktik olduğuna inanıyorum çünkü bir şeylerin peşinde düşmüş olabilirim. Sonra durup cevabının sonraki bölümünü düşünürken, başka bir kadın Shakespeare'in onu nasıl etkilediğini sordu. Bu arada, bu Shakespeare sorusu halka açık tartışma panellerinde en az iki kez daha sorulmuştu.
- Doğrudan gerçek kitaplardaki referanslardan söz etmeye başladı, o zamandan bugüne taslaktaki "farklılıklara" gitti. Ana beşlinin oyun sonunu, ve Sansa’yı da dahil ederek, Demir Tahta kimin oturacağını hala bildiğini söyledi, ancak herhangi bir ayrıntı vermedi bariz nedenlerden dolayı.
(Şimdiye kadar çevirdiğim bu söyeleşi karmaşık bir şekilde sıralanmış, bir yerde bahsedip sonra ileride tekrar bahsedip ayrıntıya giriyor veya arada başka bir şey bahsedip devame diyor gibi, anormal. Bu yüzden tekrar tekrar sorulmuş gibi düşünmeyin bazı şeyleri.)
- (Jon-Arya meselesine devam) Pekala, bunu benden daha fazla düşündün. Demek istediğim, Jon Arya'ya çok düşkün. Burada Stark ailesi yuvasındaki iki garip kuştu. Diğerleri, birbirlerine benziyorlar, ikisi de kahverengi saçlara sahipti, biliyorsunuz, Sansa ve Bran ve Rickon ve Robb'un kumral-kızıl saçlarının aksine. Yani aralarında her zaman bu yakınlık vardı. Ve bilirsiniz, Arya Jon'un bir piç olduğunu umursamadı ve Jon da Arya’nın bir erkek fatma olduğunu umursamadı, bu yüzden orada bir yakınlık var. "
- [Jon'un sevgilisini kız kardeşiyle karşılaştırmasıyla ilgili soru (ama olayı çok baya başka noktaya geçirip, başka şeylerden bahsedip, sonunda bir şeyler bağlıyor)] "O(Jon) yaptıysa, uhm ... Bu kitapları 1991'de yazmaya başladım ve uhm, 91'de üzerinde çalıştım ve sonra bir televizyon oyunu aldım, bu yüzden onu gerçekten 'Doorways' üzerinde çalışmak için bir kenara bıraktım. 92-93'te tv pilotu ve bir televizyon programı yaptım. 94'te ona [kitaplar] geri döndüm ve üzerinde çalıştım. Biliyorsun, o zamana kadar, yazar olarak kariyerimde, satış öncesinde kitabın tamamını hep daha önce yazmıştım. Bu alışılmadık bir durum. Çoğu yazar bölümler ve bir taslak yazıyor. Birkaç bölüm yazıyorlar, kitabın geri kalanının ana hatlarını veriyorlar, bunu yayıncıya veriyorlar ve yayıncı 'tamam, onu alacağım' diyor.
"Bazılarınızın fark etmiş olabileceği gibi, çok çok dikkatli bir şekilde ilgilenenler, son teslim tarihlerinde iyi değilim. Ve, uh, taslaklarda da iyi değilim. Her zaman taslaklardan nefret ettim. Fevre Dream ve Armageddon Rag ile Dying of the Light ve tüm romanlarım ile kitabın tamamını yazdım. Bölümler ve taslaklar yapmadım. Oturdum, bütün bir kitap yazdım ve ajansıma gönderdim. 'Bakın, işte tam bir kitap ve bitti' dedim. Bu şekilde son teslim tarihim olmadı, piyasaya çıkmadan önce bitti. Ve benim için iyi çalıştı. Ve ilk düşüncem bunu aynısını yapmaktı bir şekilde ama olan şey, biliyorsunuz, 1994'te, ona döndüğüm ve üzerinde çalışıyordum ve bu konuda çok heyecanlıydım ve 'Bu Game of Thrones kitaplarını gerçekten sonraki bölümlerini bitirmeyi istiyorum ' . Ama hala Hollywood'daydım ve Doorways’deki tüm bu temelleri kaybettim, hala oradaydım ... Stüdyolar ve Networklar hala benimle çalışmak istiyor, bu yüzden başka işler alıyorum "Bu filmi senin yazmanı istiyoruz", "başka bir tv pilotu yapmanı istiyoruz" gibi. Ve biliyorsun, onlardan birkaç tane aldım ve 'Aman tanrım, kitabı tekrar kaldırmam gerek' dedim. Çünkü [kitap için] son tarihim yok. Biliyorsunuz, Hollywood'u düşündüğünüzde size bir son tarih verecekler, bilirsiniz, 'burda oğlum, bu filmi yaz, üç ay sonra istiyoruz' diyorlar.”
"Bu yüzden, 'Bak, romancı olmaya geri dönmek istersem, bitmemiş olsa bile bunu satmak zorunda kalacağım' dedim. O noktada 200 sayfalık Game of Thrones'um vardı ama onlar bunu istediler "Taslaklar yapmıyorum. Ne olacağını bilmiyorum, giderken çözüyorum. Ve hep böyle yaptım." dedim. Hayır, bir taslak hazırlamamız gerekiyordu. Bu yüzden iki sayfa yazdım, ne olacağını düşündüğümle ilgili iki sayfalık bir şey. Bir üçleme olacak, üç kitap olacak, Game of Thrones, the Ejderhaların Dansı. ve Kış Rüzgarları Bunlar üç pencere başlığıydı. Ve, uh, üç kitap olacak ve bu olacak ve bu olacak ve bu olacak. Ve ben uyduruyordum.”
"Ve bu iki sayfanın çoktan unutulduğunu düşünmüştüm çünkü elbette kitaplar satıldı. Her ikisi de Amerika Birleşik Devletleri'nde ve İngiltere'de satıldı. Daha fazla Hollywood işi almak zorunda kalmayacağım kadar çok paraya sattılar. Böylece etrafta 'hayır' diyebildim. 94 ve 95'te bitirmek için birkaç tane daha az [???] vardı. Bir kere ‘hayır, artık daha fazla tv show istemiyorum, bu kitapları yazmak istiyorum” dedim ve kitapları yazmaya başladım. Ve bu süreçte, taslağı hemen hemen göz ardı ettim. Karakterler beni tamamen farklı yönlere götürdü. Yani, 20 yıl boyunca o iki sayfalık şeyin var olduğunu bile unutmuşum. Ve sonra İngiliz yayıncım HarperCollins'den biri, yeni bir ofis binasına, uh, yepyeni ofislere, yeni konferans odalarına, kitaplarla ve benzeri şeylerle dekore ettikleri büyük konferans odalarına kavuştu. . Konferans odalarına yazarların adını verdiler, yani konferans odalarından biri [?] Ve bu plastik vitrinlerden birine iki sayfalık taslağı astılar, evet. [??], benden izin istemediler, sadece koydular. Ve bu iki sayfalık taslakta Jon ve Arya romantik bir öğe haline geliyor. "
(Sonra yine en yukarıda “işte bunun romantizm göstergesi olduğunu sanmıyorum... ile başlayan paragraf geliyor ve sonra 5 dakika kaldı, diye bir şey söyleniyormuş ve GRRM devam ediyormuş.)
"Biliyorsunuz, bu taslağın ortaya çıkmasına çok kızmıştım. Olmamalıydı. Bunun gibi ana hatlar ve mektuplar yalnızca editörün gözleri içindir. Kamuya açık gösterilmemelidirler. Ve, uh, onlar ayrıca [?] [?] üzerindeki kağıtlarım, tüm makalelerim ve yazışmalarım. Biliyorsunuz, o şeyleri oraya yıllardır gönderiyorum ve bu, bilirsiniz, gelecekteki bilim adamları için veya her neyse, tıpkı diğer birçok yazar gibi. Her nasılsa, kafamın arkasında 'evet, öldüğümden 20 yıl sonra bir bilim adamı girip onları bulacak' gibiydim. Hemen içeri giriyorlar! "
[1991 sonuyla devam edip etmediğini soruyorum]
- "Evet, yani nereye gittiğimi bilmediğimi söylediğimde kısmen şaka yaptım. Ana fırça darbelerini biliyorum ve ana fırça darbelerini 1991'den beri biliyorum. Kimin Demir Taht'ta olacağını biliyorum. Bazı savaşları kimin kazanacağını biliyorum, ana karakterleri; kimin öleceklerini ve nasıl öleceklerini, kimin evleneceğini ve tüm bunları biliyorum. Ana karakterler. Tabii ki yolum boyunca bir bir çok küçük karakter, bilirsiniz, ben, uhm ... 1991'de Bronn'un nasıl olacağını biliyor muydum, Bronn'a ne olacağını? Hayır, Bronn adında bir adam olacağını bile bilmiyordum. Onu yol boyunca keşfettim. 'Tamam, (Tyrion)kaçırılıyor. Bakalım orada bir çift paralı asker var, isimleri Fred ve Bronn' yazıyordu. Aslında Bronn ve Chicken'dı ve onlardan biri öldü, bir yazı tura attım 'tamam, kim öldü? Tavuk öldü, çünkü adı aptalca. Bronn daha iyi bir isim, bu yüzden Bronn'u koruyacağım.' Ve sonra Bronn oldukça ilginç bir karakter haline geldi ve bu karakterlerin çoğu kendi akıllarını kazanıyor. Siz konuşana kadar öne doğru itiyorlar ve havalı bir söz düşünüyorsunuz ve Bronn'a veriyorsunuz çünkü konuşmaya çalışıyor ve şimdi Bronn havalı bir şey söyleyen biri. [?] Karakterler bu şekilde sizde büyüyor. Bu yüzden hala yol boyunca küçük karakterlerin çoğunu keşfettiğim. Ama ana-"(cümle tamamlanmamış? Peh)
[Arya'nın ve Jon'un kaderini bilip bilmediği soruldu.]
- "Tyrion, Arya, Jon, Sansa, bilirsiniz, tüm Stark çocukları ve büyük Lannisters, evet."
(Yeminle şu ana kadar çevirdiğim en karmaşık söyleşi bu oldu, muhtemelen aktaran arkadaşın kendisinden kaynaklı çoğu ve GRRM de baya çelişkili ve yarımlı ve aktaranın bile anlamadığı bazı cümleler kurmuş. Ne diyon abi sen? Sıfırdan şimdi her şeyi tekrar daha düzenli anlat lütfen. :D Neyse şimdi başkalarına geçiyoruz, burası bitti.)
- En çok hangi karakterle ilişki kurduğu sorulduğunda “hepsiyle ilişki kuruyorum. Onlara sempati geliştiriyorum. Empati, her yazarın meydan okumasıdır. Yazmayı öğretirken insanlara ‘bildiklerini yazmak’ yerine tam tersini yazmanı söylüyor. Derileri içinde dolaşmaları gerekiyor.”
- Jon ve Robb olmak ister ama gerçekten Sam gibi (Aslında bu son dönemlerde Sam’e benziyorum açıklamalarını ilginç buluyorum çünkü ilk yıllardan beri kendisini Tyrion ile özleştirdiğini gördüm ama sanırım artık öyle olmadığını anladığı bir aydınlanma yaşadı).
- Aeron'un inancını paylaşmadığını ancak ilginç bulduğunu söyledi. İnancı sayesinde kendini bir arada tutan paramparça bir adam.
- "Brienne, zincirden örülmüş zırhlı bikini giyen DND kadın savaşçılarına cevabımdır"(Saygılar usta, aldık mesajı, seni anlıyor ve sonuna kadar bu konuda destekliyorum).
- Birisi Arthur Dayne'in öldüğünü doğrulamak istedi. "HİÇBİR ŞEYİ ONAYLAMIYORUM. 1000 aptal teorinin hüküm sürmesine izin verin ”(GRRM, ben senin....)
- Sancaksık Kardeşlerin neden R’hllor inancına geçtiği soruldu. “Çünkü onlar birinin ölümden döndüğünü gördüler. Birinin ölümden dirildiğini görsem ben de o dine girerdim.
- Birisi Brandon Stark'ın Kral Toprakları'na gittiğinde Rhaegar'ın çıkıp ölmesi dışında başka bir şey söyleyip söylemediğini sordu. George, tarihin bunu kaydetmediğini söyledi ama muhtemelen şöyle bir şeydi, "Bu uzun bir yolculuktu. Yiyecek bir şeyler var mı? Oğlum, atıma iyi bak. " (Şakanı yesinler.)
- Annem, zor zamanlar geçiren çok iyi bir aileden geliyordu ama yine de bir servet hatırası vardı. Bradys adlı ailesinin adını taşıyan uzun bir iskele inşa ettiler. Okula giderken her gün çok süslü Brady evinin önünden geçti ve kendi kendine "Neden o eve BİZ sahip değiliz? O rıhtım bizimdi! Kendimi kraliyet ailesinin sürgün edilmiş bir üyesi gibi hissettim. Belki de Dany şeylerin bir kısmı buradan geldi.”
- "ASOIAF'in bu kadar uzun olmasını planlamıyordum. İçinde dolaştım. Daha önce sadece dört roman yayınlamıştım ve her biri sadece bir yıl sürdü. ASOIAF'ı bir üçlü olarak yazmayı planlamıştım, bu yüzden üç yıl süreceğini düşündüm. İlk kitap için 1400 sayfaya ulaştığımda, uzun bir kitap olacağını biliyordum. Yaklaşık 400 sayfa kaldı ve bu ACOK'a dönüştü. Sonra "dört kitap üçlemem" beş oldu ve sonra altı kitap üçlemesi oldu. Ben onu 6 kitapta tutmaya sımsıkı sarıldım ama eşim Parris yedi parmağını kaldırmaya devam etti. Tolkien'in dediği gibi, hikâye anlatıldıkça büyüdü. "
- Konuşmanın öne çıkan bazı kısımları: -Varys ve Littlefinger, her birinin birbirleriyle ilgili zararlı şeyleri bildiği, ancak hiçbirinin diğerinin niyetinden emin olmadığı (Littlefinger daha yakın olsa da) politik bir dans oynuyor.
- Eğer en sevdiği karakteri öldürürse karısı onu terk edecek herkes diyor ki, A ile başlayıp bitiyor.
- Hayır, 2500 kişilik bir forumda Lyanna'nın son sözlerini açıklamayacak.
-Ve en açıklayıcı olanı: Winds için Kış'ın 'şeylerin öldüğü' en karanlık dönem olduğunu ve birçok karakterin karanlık yerlere gideceğini söyledi(gel de heyecan yapma :D ).
- Yedi Krallık'taki siyasi kurumların neden bu kadar zayıf olduğunu düşünüyorsunuz?
Krallık ejderhalarla birleşti, bu yüzden Targaryen'in kusuru monarşiyi tamamen onlara bağlı olarak yarattılar. Küçük konsey gerçek bir kontrol ve denge olarak tasarlanmadı. Bu yüzden, ejderhalar olmadan (krallık) aksırdı, çılgınca beceriksiz ve megalomanyak bir kral, aşk vurgunu bir prens, acımasız bir iç savaş, tahtla ne yapacağını gerçekten bilmeyen ahlaksız bir kral ve sonra kaos.
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.09.13 21:39 karanotlar Arzulardan arın. Esrarengizi gör. Arzulara bürün. Arzu uyandıranı gör.

_Kalpteki incelik ise sevgi yaratır. Sözlerdeki incelik güven yaratır. Düşüncedeki incelik derinlik yaratır. Bunlara sahip olan insan ise her zaman kendini aratır. _Bir ülkede saraylar ne kadar çoksa, halk o ölçüde fakirleşmiştir. Saraydaki lüks ve pahalı şeyler ne kadar fazlaysa, tahıl ambarları o kadar boşalmıştır. Başkalarının yoksullaşması üzerine kurulmuş olan bu gösteriş, Haydutların yağmadan sonraki böbürlenmelerinden başka bi şey değil. Buna hırsızların cakası denir. Yol, bu değildir. Budur işte sahte YOL. _Halk açsa Bu üsttekilerin fazla vergi yemelerindendir. Halkı yönetmek güçse bu üsttekilerin her işe karışmasındandır. _Tasalanma sebebim bir bedenimin olmasıdır, Bedenim olmasaydı tasalanacak neyim kalırdı?" _İnsan ne kadar çok bilirse hükmedilmesi o kadar zor olur. Bu nedenledir ki eğiterek hükmetmek isyan getirir, cahil bırakarak hükmetmek mutluluk. _Sadece kendiniz olmak ile mutlu olduğunuzda ve kendinizi kimseyle kıyaslayıp, yarışmadığınızda, herkes size saygı duyacaktır _Kutlu kişinin kendi kalbi yoktur. Yetmiş iki milletin kalbidir onun kalbi. O kendi çocukları gibi bakar hepsine. İyilere iyiyim Kötülere de iyiyim. Çünkü iyiliktir ERDEM. Dost olana dostum Dost olmayana da dostum. Çünkü dostluktur ERDEM. Kutlu kişi sükûnet içinde yaşar. Geniş kalbi dünyaya açık. _Kutlu kişi isteksizliği ister. Değerliye değer vermez. _Mutsuzsanız geçmişte. Endişeliyseniz gelecekte. Huzurluysanız şu an da yaşıyorsunuz. _Brahman rahibi: “Komşunun tanrısını kendi tanrından çok sev!” _Görmek istemeyenden daha kör kimse yoktur. _Zorlanan bir şey, eninde sonunda eski durumuna geri dönecektir. _Başkalarını anlamak olgunluk, kendi kendini anlamak ise daha üstün bir olgunluktur. _Kayıp bazen kazançtan daha fazla yarar sağlayabilir. _Su gibi olmalısın. Kırılmamak için bükül. Düz olmak için eğril. Dolmak için boşal. Parçalan ki yenilen. _Bir insan, doğduğunda yumuşak ve güçsüzdür; öldüğünde, sert ve bükülmez. Bitkiler canlıyken yumuşak ve esnektir; öldüklerinde sert ve kuru. Bu yüzden sertlik ve bükülmezlik, ölümün yoldaşlarıdır, yumuşaklık ve narinlik hayatın yoldaşları. Yumuşaklık sertliğe, dirençsizlik kuvvete karşı zafer kazanır. Biçim alabilen şeyler sert olan şeylerden üstündür. _Zekice olmayan bir davranışa dahi zekice karşılık ver. _Konuşmadan önce düşün; Gereği var mı? Şefkat barındırıyor mu? Kimseyi incitebilir mi? Sessizliği bozacak kadar değerli mi? _Küçük kafalar kişileri, büyük kafalar fikirleri konuşur. _Bilge kişi kendi kişiliğini en sona koyar ama yine de en öndedir _En büyük iyilik su gibidir: sudaki iyi herkese yarar. Su bu iyiliği umursamadan yapar. _Kazanmak yada kaybetmek, hangisi daha iyidir? En iyi lider insanların ancak varlığından haberdar olduğu liderdir. _Tao Karıncayla imparator arasında fark gözetmez. Rahmetini iyiden de kötüden de esirgemez. _Dünya olduğu gibi olağanüstü güzel. _İyilik bilmez gökyüzü. En büyük iyiliği de budur işte. _Doğal olan güzeldir. İnsan içinden öyle geldiği için iyilik yapmalıdır, ödül beklediği için ya da cezadan korktuğu için değil. İçten gelmeden yapılan şeyler de uyum getirmez.
_Tao soyuttur. Ne yükselirken parlaktır ne de batarken karanlık. Tarif edilemez ve anlayışımızın ötesindedir. Başlangıcı ve sonu yoktur._Onu adlandırdık mı, onun sonsuzluğunu yitiririz. Çünkü her söylenen söz, her verilen ad şeyleri “Kendisi olamayandan” ayırır. _Su, TAO’nun simgesidir. O, yumuşak ve uysal, ama taşı yenecek kadar güçlüdür. En ince aralıklara bile sızar. Karşılık beklemeden çevresine hizmet eder. Her zaman en altta, insanların hor gördüğü yerlerde kalır. Bu yüzden de toplayıcı, birleştirici olur. Her yerde çevresiyle uyum sağlar. İçinde bulunduğu kaba uyar. Yine de hiç bir zaman kendi doğasını yitirmez... _Tao, her şeyin kaynağı olan “HİÇLİK”tir. HİÇ iken Bir oluruz. Bir’ken İki oluruz. İki iken Üç oluruz. Üç’ten bin bir tür oluruz. Hiçlik, karşıtlıklar dünyasının kaynağıdır. Birinin içinde ötekinden, erkekte kadından, kadında erkekten, ışıkta gölgeden, toprakta güneşten bir şey vardır her zaman. Her şey karşıtıyla vardır. (Ying Yang.) Tao içerdiği yol olma niteliğinin yanı sıra rehber olmasıyla, aslında aynı anda yapan ve yapılmakta olan gibi iki kavramı içinde barındırır: Hem yönetmen hem aktör, hem besteci hem melodi, hem seyrüsefer cihazı hem seyrin ta kendisi. Üstün insana Yol'dan söz etsen, gayretle işe sarılır. Nasipsize söylesen vay haline, kahkahaya güler. Gülmeseydi, yol, yol olmazdı. İnsanlar yeryüzünü izler, yeryüzü gökleri, gökler Yol'u izler. Yol ise olanı. _ Çılgınlar tanrısal vahiy ararlar Göğün-yerin işaretlerinde. Ben bilgelik ararım Zaman ve dünyanın işaretlerinde. _ Kimileri mucizeleri kutsal sayar. Ben mucize olmayanı kutsal sayarım… _Uyanmış insan işlenmemiş cevheri görür. _Bilge, gece içinde bir okyanus gibi, durgun ve sessizdir ama bir kış rüzgarı kadar yakıcıdır. Bilge kişi bulutlar gibi sürüklenir, belli bir yeri olmadan. yeni doğmuş bir bebek gibi kendini ifade etmeye çalışmaz. Bilge kişi bilir ki kişi yenilerek yenebilir ve yenerek yenilebilir. Bilge kişi kendine önem vermez, ama başkalarının ihtiyaçlarını duyumsar o alçakgönüllü ve utangaçtır, böylelikle diğerlerinin kafasını karıştırır.çocuk gibi görünür ve dinlenir. Bilge kişi kafasında yenmeyi kurmaz ki yenilsin, bir şeye sarılmaz ki yitirsin. bilgenin yolu kurnazlığa kaçmadan çalışmaktır. _Büyük iyilik su gibidir. Doğal olarak akar. Reddeden insana bile faydası olur. Tao gibidir. Bilge kişi de su gibi yaşar, arzusuz ve alçakgönüllü, entelektüel düşünceli, sevecen, adildir. Bilge kişi sessizce çalışır. Ne övgü ne de şöhret aramaz. Uyuyan bir bebek gibi nefes alır ve uyumu gözetir. _Tao yaratır ama saygınlık istemez ve yol gösterir ama karışmaz. Tao seyahat etmeden de bilinip gözlenebilir; ondandır bilge kişinin bakmadan her şeyi görmesi. Her nesne tao nazarında birer küçük evrendir; dünya kainatın küçük evreni, ulus dünyanın küçük evreni, köy ulusun küçük evreni; aile köyün küçük evreni, ve bedeni kişinin ailesinin küçük evrenidir; tek bir hücresinden galaksiye kadar…
Karar aklın durması halidir; karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar; çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz. _Kalite bir erdemdir! O kendini; mekandaki yaşantıda, düşüncedeki derinlikte, sevgideki cömertlikte, İfadelerdeki gerçeklikte İdaredeki düzende eylemdeki etkide doğru zamandaki doğru harekette gösterir. _Kendini bilen bilge. Başkasını bilen bilgilidir. Kendini yenen kudretli. Başkasını yenen kuvvetli Halinden memnun olan zengindir. Nefsini yenen iradeli. Yerini korumayı bilen kalıcıdır, Ölüp de yok olmayan ölümsüz. _Edimsizliğin her şeyden el etek çekmek, eylemsizlik demek değil, tutkulu, hırslı eylemlerden, doğadaki dengeye ters eylemlerden uzak durmak demek. İçine kapalılık demek değil, ukalalık, gevezelik etmemek, çevresine yaşamı ve tutumu ile örnek olarak yol göstermek demek. _Kutlu kişinin bu sınırsız iyiliği karşısında herkesin ağzı açık kalır. _Hep hiçlikte kalanlar görür onun özünü. hep varlıkta kalanlar görür onun yüzünü...” _Edimsizlik, yaşamın akışına aykırı olan eylemlere girişmemektir. _Ezecekler mi birini. Büyütürler onu alabildiğine. Zayıf mı düşürecekler birini. Güçlendirirler onu alabildiğine. Yok edeceklerse birini. Geliştirirler onu alabildiğine. Alacaklar mı elindekini onun. Ona verirler önce bol bol. Budur görmek görünmezi. Yumuşak yener serti. Zayıf yener güçlüyü. Çıkarma balığı derinden. Sırdır düzen. Ele verme sırrını. _Eskinin yetkin ustaları Özlü ve gizemliydiler. Derindiler erişilip bilinmez. Kışın bir ırmağı geçer gibi Çekingen, Komşuların gözü altında gibi Dikkatli, Konuklar gibi sakıngan, Eriyen buz gibi geçici, İşlenmemiş balçık gibi şekilsiz, Vadi gibi geniş. Sis gibi bulanık… _YOL'u yitirmeyen doygunluğu aramaz. Doygunluğu aramayan kalır dolmadan. Hep açık yeni yetkinliğe. _Fazla söz boşa zahmet. İyisi mi içindekini tut içinde. _Su gibidir yüce iyilik. İyidir ki su Binbir türe yarar verir dayatmasız. İnsanların hor gördüğü yerlerde. _En yüce hakanların varlığını Bilmezdi halk. Ne sakıngandı değerli sözleri. İşlerini görürlerdi onlar ve yoluna girerdi. Sonrakiler sayıldı ve sevildi Sonrakilerden korkuldu _Ahlak yok olduğunda doğru davranış biter ve çıkarcılık ortaya çıkar. Çıkarcılık; düzensizliğin başlangıcıdır. _Beş renk gözü kör eder, beş sesse, kulağı sağır. Beş çeşni, tat alma duyusunu köreltir. Fazla düşünmek zihni zayıf düşürür, arzular ise kalbi öldürür. Denge ve ihtiyaç önemlidir. _Bir şeyi daraltmak istiyorsan, Önce onu genişletmelisin. Bir şeyi zayıflatmak istiyorsan, Önce onu güçlendirmelisin. Bir şeyden ayrılmak istiyorsan, Önce onunla birleşmelisin. Bir şeyi almak istiyorsan, Önce onu vermelisin. Buna “ ince kavrayış” denir. _Lao Tse ise toplumdaki çürümenin ahlak dersi verme ve politik önlemler almayla giderilemeyecek kadar derin olduğunu düşünüyordu. Tersine, tüm töreler, kurallar, ahlak, politik girişimler kötülüklerin asıl kaynaklarıydı, insanların doğallıklarına dönmeleri, her türlü tutku ve bencillikten kurtulmaları, toplumsal norm ve değerlerden vazgeçmeleri gerekiyordu. _Derler ki, tüccarın iyisi malını öyle saklarmış ki, onu gören yoksul sanırmış. Arif ve ERDEM’li kişi de odur ki, gören budala sanır, iyisi mi, Siz vazgeçin şu gururlu, hırslı, kibirli halinizden, bırakın şu yakışıksız çabalarınızı “Emirlerle yönetip cezalarla düzenlersen halk yılgın ve utanmaz olur. ERDEM’le yönetir ahlakla düzenlersen halk utanmayı öğrenir ve iyiye yönelir.” Ama gerek “ahlak”, gerekse “yönetme” ve “düzenleme” çabalarının kendisi huzursuzluğun asıl kaynağı Lao Tse’ya göre! _ Asıl tehlikenin büyüğü, asıl sakınılması gereken şey “hortlaklardan” da önce, insanlığa hizmet etme aşkıyla hortlaklara savaş açan kutlu kişiden gelebilecek zarar. _Günümüz yönetimlerinin “tüketim olanakları verip halkı pasifleştirmek” ve “basit halkı bilgisiz bırakmak; aydınların ise gözünü yıldırıp eyleme girişme cesaretini kırmak” türü yöntemlerini kaçınılmazlıkla anımsatıyor bunlar! _Doğru yaşamayı bilen Geçsin ülkeyi bir uçtan bir uca. Rastlamaz tek gergedana kaplana. Geçsin bir ordunun içinden. Ne zırh yarar ne kılıç. Gergedan bulamaz boynuz saplayacak yer. Kaplan bulamaz tırnak geçirecek yer. Kılıç bulamaz keskinliğini gömecek yer. Neden? Çünkü ölümlü yanı yoktur onun. _Yücelerden bilge YOL’u duyunca. İzler onu uyumla. Alçakçalardan bilge YOL’u duyunca Güler ağız dolusu Ve gülmezse bil ki Doğru YOL değildir o. _Bütün keskinlikleri körelt, Bütün düğümleri çöz, Her şeyi birbirine kat. Sır olan Ayniyet, işte buradadır. Sen, ona yaklaşamazsın, Onsuz da yapamazsın. Ona bir hayrın olmaz, Zararın da olmaz. Ona şeref veremezsin, Onu aşağılayamazsın da. Dünyada hiçbir şey onun kadar asil olamaz. _Nesnelere ve kavramlara verdiğimiz anlamlar arzuları ve amaçları doğururlar. İyi ve kötü, alçak ve yüksek, aydınlık ve karanlık gibi. Bu anlamlardan kopmamız arzu ve amaçlarımızdan ayrılmamız sonucu eylemsizliğe varırız. Eylemsizlik bir kere kavrandığında uyumlu yaşama geçiş kapısı açılır. Geçmişin pişmanlıkları ve gelecek kaygısı ve planları gibi gerçek yaşamdan koparan etkiler aynı zamanda insan yaşamında bir tür dengesizlik hali yaratır. Uyumlu yaşam ve doğal akış insanın içinde bulunduğu an ile bütünleşerek yaşamasını sağlar. Bu uyuma yolu izlemek denir. Yol anlamına gelen tao kelimesiyle kastedilen budur. _Kimileri mucizeleri kutsal sayar ben mucize olmayanları kutsal sayarım. Çılgınlar tanrısal vahiy ararlar. Ben bilgelik ararım. _Olgunlaşır varlıklar. Sonra dönerler kaynaklarına. Kaynağa dönmek huzur demek. Huzur amaca varmak demek. Amaca varmak sonsuzluk demek. Sonsuzluğu kavramak aydınlık demek. Sonsuzluk kavranmadı mı Uyumsuzluk gelir. Sonsuzluğu kavrayan hoşgörülüdür. Hoşgörülü demek adil. Adil demek egemen. Egemen demek kutsal. Kutsal demek YOL'da YOL'da demek kalıcı… _Kutlu kişi örnek olur dünyaya. Çevresine ışık saçmaz ve aydınlanır. Kendisine değer vermez ve yüceltilir. Kendini övmez ve yarar verir. Kendini öne koymaz ve kalıcılaşır. Çünkü savaşmayanla Kim savaşabilir dünyada _Biliyorsam biraz doğru YOL’da yaşamı. Tek korkum yolu yitirenlerdendir. Sapanlardan dar sokaklara doğru. YOL dururken _Sağlam kök salan sökülmez. Sıkı tuttuğun çalınmaz. _ERDEM’le dolu kişi Benzer yeni doğmuş bebeğe. Yılan çıyan sokmaz Vahşi hayvan saldırmaz Alıcı kuş paralamaz İncedir kemikleri kasları yumuşaktır ama Yine de sımsıkı yapışır tuttuğuna Erkek dişi nedir bilmez ama Yine de kalkar pipisi Çünkü dopdoludur hayat tohumuyla _Keskinliğini körelt. Karmaşalarını çöz. Parlaklığını sönükleştir. Tozuna karış dünyanın. Budur gizli Bir’e varmak. Buna erişeni Ne sevgi yaralar ne soğukluk Ne kazanç yaralar ne kayıp Ne saygınlık yaralar ne utanç Ki en saygın olur göğün altında _Baştaki sakin ve edimsizse Halk dürüst ve temiz olur Baştaki zeki ve kurnazsa Halk hilekâr ve güvenilmez olur _Büyük ülkeyi yönetmek Küçük bir balık kızartmaya benzer. _Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır. _Ayaksız yürümek. Kolsuz dövüşmek. Saldırısız yenmek. Silahsız durdurmak. En büyük talihsizliktir küçümsemek düşmanı. Küçümseyen korkarım yitirir hazinesini. _Bilmediğini bilmek büyüklüktür. Bildiğini bilmemek eksiklik. _Emretmeden yönetebiliyorsanız lidersiniz. Lider ol, ancak efendi olma. _Düşlerini neyle suladığına dikkat et. _Kendi aczinden onur duymaya kuvvet denir. _Henüz gülümsemeyi öğrenmiş bir bebek gibi. durgun ve ifadesizim, _Eğer ki halkın korktuğu biriysen, Sen de halktan kork _Çok bilenler konuşmaz, çok konuşanlar bilmez _Üç hazinem var: Sadelik, sabır ve merhamet. _Bahar gelir ve çimenler kendiliğinden yeşerir. _Diğer insanların hakkınızda ne düşündüğünü kafanıza takarsanız,daima onların kölesi olursunuz. _Dostlarını kendine yakın tut, düşmanlarını daha da yakın. _Düşüncelerinizi değiştirin, hayatınız değişsin. _Tanrı size istediğiniz insanları değil, ihtiyacınız olan insanları verir. _Gerçek bilge aydınlanmanın amaç değil, anlam olduğunu anlar. _Eğer pes edebilirsen güçlüsündür. Kötülüğe iyilikle karşılık ver. _Bir aile iç ahengini yitirdiği zaman “hayırlı oğullar”dan söz ederiz. Bir devlet kargaşaya sürüklendiği zaman sadık devlet adamları”ndan _Dünyadaki herkes güzeli güzel olarak bilir Ve çirkinlik de bu yüzden vardır. İşte böylece, Varlık ve yokluk birbirini doğurur, Zor ve kolay birbirini tamamlar, Uzun ve kısa birbirini şekillendirir, Yukarı ve aşağı birbirini doldurur, Sesler ve tonlar birbiriyle uyuşur, Önce ve sonra birbirini izler. _İnsanların onay vermesini önemserseniz, onların mahkûmu olursunuz. _Düşlerini neyle suladığına dikkat et. Düşlerini endişe ve korkuyla sularsan, yaşamını boğan yabani otlar biçersin. Düşlerini iyimserlikle, çözümlerle sularsan, başarı biçersin. _Kalbinizde yeşil bir ağaç bulundurun, belki şakıyan kuşlar gelir. _ Erdeme haiz olanlar kusur aramaz. Kusur arayanlar erdeme haiz değildir _ Orada oturup sessizce tefekküre dalarak Zihnini temizleyebileceğini mi sanıyorsun? Bu, zihnini yalnızca daraltır, temizlemez. Tam uyanıklık akışkandır ve uyumludur; Her zaman ve mekanda vardır. Gerçek tefekkür işte budur. Dünyadan uzak durarak kim saflığa ve basitliğe erişebilir. Tao temiz ve basittir Ve dünyadan uzak durmaz. Neden basit şekilde ana-babanızı onurlandırmıyor, çocuklarınızı sevmiyor, kardeşlerinize yardım etmiyor ve en yüce doğruyu anlamak yerine, elinizde sıradan yöntemler bulunduruyorsunuz? Bu, gerçek saflık, gerçek basitlik ve gerçek ustalık olacaktır. _Bilmek ama yine de bilmediğini düşünmek en büyük hünerdir. Bilmemek ama bildiğini düşünmek ise hastalıktır _Zeka, bilgelik demek değildir. _Bir ağacın güzelliği hiçbir zaman kelimelerle ifade edilemez; bunu anlayabilmek için onu kendi gözlerinle görmelisin. Dil, bir şarkının melodisini yakalayamaz; onu anlayabilmek için kendi kulağınla işitmelisin. _Ermiş kişi yönetirken: Kalplerin boşalmasını ama karınların doymasını sağlar. İstekleri zayıflatır, ama kemikleri kuvvetlendirir. İnsanları daima alimlikten ve arzudan yoksun bırakır ve alimler bir eyleme geçmeye cüret edemez. Yaptıkları bundan ibarettir ve işte böylelikle düzensiz bir şey kalmaz. _Büyük işler başarıp şeref kazandıktan sonra bir yana çekilmesini bilmeli. _Büyük bir milleti yönetmek küçük bir balık pişirmek gibidir; fazla kurcalarsanız mahvedersiniz. _Sonsuz Tao, ne anlatılabilir olan, ne de ad verilebilir olandır. Her şeyin durmaksızın dönüştüğü ileri sürülerek, ona ad vermekle.. _Taoist cinsel uygulamalar - Özlerin Birleşmesi. Uzun yaşama ve ölümsüzlüğe ulaşmasının yöntemlerinden biri genç yaştaki bakirelerle cinsel ilişki kurmaktır. Tavsiye edilen 14 - 16 yaş aras..Chang Taoist cinselliğin yaşlı erkek - genç kız ilişkilerinde hayata geçirilebileceğini belirtirken, genç erkeklerin ise gençler yerine yaşlı kadınlarla ilişki kurmasının daha avantajlı olduğunu ileri sürmektedir _Konfüçyüs bir gün suyun içinde çırpınan adamı kurtardıktan sonra. coşkun suların içinde sağ kalmayı nasıl başardığını sormuş. 'Çok kolay!' demiş adam. 'Akıntı beni aşağı çektiği zaman daldım, yukarı ittiği zaman da su yüzüne çıktım.'" sertliğe karşı yumuşaklığın, tutkuya karşı tutkusuzluğunu, hoşgörüsüzlüğe karşı hoşgörünün, erkeğe karşı kadının yanını tutan bir öğreti bu. _ Hiçliğe dönendir Biçimlenmemiş biçim Aslı olmayan resim Karanlıktır kaostur _Ah daha ne kadar sürer yalnızlık. Herkes sevinç saçıyor. Bayrama gider gibi. Bir ben çekingen. Gülmeyi öğrenmemiş bebek gibiyim. Huzursuz savrulurum. Yersiz yurtsuz gibiyim. Herkes bolluk içinde. Ben unutulmuş gibiyim. Mağara gibi yüreğim. Uyumsuz ve karanlık Dünya insanları ışıl ışıl ah Bir ben bulanık su gibiyim. Dünya insanları kurnaz mı kurnaz. Bir ben kapalı kutu gibiyim. Huzursuzum ah deniz gibi. Dur durak bilmeyen girdap gibiyim. Herkesin hedefi var Bir ben aylak dilenci gibiyim Bir ben başkayım herkesten Ama değerlidir anadan alınan besin. __YOL’da bir oldun mu onlarla YOL’da olanlar da Hoşnut olur bundan. Yoklukta bir oldun mu onlarla. Yoklukta olanlar da Hoşnut olur bundan. Güven bulamaz güven göstermeyen. _Ayak parmakları üstüne kalkan sağlam durmaz. Dizlerini kırmadan yürüyen ilerlemez. Çevresine ışık saçan aydınlanmaz Kendine değer veren yüceltilmez Kendini öven yarar vermez. Böyle kişi yemek artığı yara irini gibidir YOL’a _Yüceliğini bilip alçaklığını yitirmeyen Olur göğün altında vadisi yerin _YOL doğurur. ERDEM besler, Büyütür, bakar, Geliştirir, tutar, Örter ve korur. _Yeryüzünün kaynağı var ki anası yeryüzünün. Her kim anaya bakarsa Yaşamı boyunca korkmasın bir şeyden Sonsuzluğu kucaklamaktır bunun adı _Ülkenin günahını kim alırsa üstüne. Başta gider tohum kurban töreninde. Ülkenin acılarını kim alırsa. üstüne Hakanı olur yeryüzünün _ERDEM’li kişi ERDEM’i bilmez Ondan ERDEM’lidir o. ERDEM’siz kişi Çabalar ERDEM’i Yitirmemeğe. Ondan ERDEM’sizdir o. ERDEM’de olan amaçsız. ERDEM’siz olan amaçlı.YOL’u yitirince ERDEM. ERDEM’i yitirince aşk. Aşkı yitirince adalet. Adaleti yitirince ahlak. Sadakat ve güven kıtlığıdır ahlak. Ve başıdır huzursuzluğun _Her şey Ya çoğalır azaldıkça Ya azalır çoğaldıkça _En büyük yetkinlik eksik görünür Ve sonsuz olur etkisi En büyük doğruluk eğri görünür En büyük yetenek aciz görünür En büyük belagat dilsiz görünür Soğuğu hareket yener sıcağı sükûnet Saflık ve sükûnet Bu ikisi ölçütüdür dünyanın _Ölümden korkmaz olursa insanlar Nasıl korkutursun ölüm korkusuyla? Ölümün sahibinin yerine öldürmek Marangoz yerine keseri ele almak demek. _Yaptığını kendi yaşamı için yapmayan Daha bilgedir yaşama değer verenden _TAO’nun özünü kavramanın yolu, hep hiçlikte kalmak, tutku ve isteklerden arınmaktır, TAO’nun özüne varacağım diye tutkularından kurtulmak için çabalayıp duran kişinin bu halinin de tutku dolu olduğunu hatırlatıyor _“Fincanı iki elinle tutarken, aynı anda dolduramazsın. _Hiç ile kaynak aynıdırlar. Yalnızca biz farklı adlar vermişiz. Maddesel ve tinsel her şeyin kaynağı olan TAO… _Toplum kuralları gerçekte toplumsal hastalıkların asıl kaynağı olduğunu gösteriyor. Devlet yönetiminin filozofların işi olduğu inancındadır. Basit halk, yüreğini huzursuz kılmaktan başka bir işe yaramayacak, ona ancak mutsuzluk getirecek olan tüm bilgiden uzak tutulmalıdır. Tutkularını aşmış, bilge kişi içinse durum başkadır: _Karın, Karanlık, gizli, sırlı hakikatin simgesidir._ __ İyilik bilmez gökyüzü. En büyük iyiliği de budur işte .“Sevgi, iyilik, insaniyet, bağlılık”…Taoculuk bu tür sevgiyi reddeder: Böylesi sevgi, kimilerini başkalarına karşı kayırmak demektir. Oysa TAO’nun, doğanın, dünyanın iyiliği, tarafsızlığında, kimseyi sevmeyip, kimseyi kayırmamasındadır. . _Taoculuk’ta ne geçmiş ne gelecek, yalnızca şimdiki yaşam vardır. _Zhuang Zi, Ölümün eşsiz bir “mutluluk” olduğunu savunur. _Yaradılış, doğa ananın koynunda sürekli olarak yeniden gerçekleşir…. _Vadi hiçliği simgeliyor. Her iki yönden de “vadi ruhu” TAO’yu çağrıştırıyor: ana rahmi” anlamına geliyor. “Karanlık dişinin kapısı” da, hem bin bir türün doğuşunun tablosunu çiziyor, hem de “sırlar sırrı” olan “tüm mucizenin kapısı”nı çağrıştırıyor. _Ying aydınlık, Yang gizemli karanlık ve ikisini birleştirem yaşam soluğu uyum… _Kong Zi yani Konfüçyüs “Başkalarının bana yapmasını istemediğimi ben de onlara yapmamalıyım” der… “ _Taoculuk’ta daha çok vurgulanan, bütünün parçalardan fazla bir şey olduğu olgusudur... Kitab-ı Mukaddes’te Tanrı, Peygamber Yeşaya’ya “Bilgelerin bilgeliğine son vereceğim, yok edeceğim usluların usunu!” diye seslenir. Yeni Ahit’te de Aziz Pavlus “Nerede zeki insanlar, nerede okumuş kişiler? Tanrı bu dünyanın bilgeliğini deliliğe çevirmedi mi?” diye alaya alır yetenekleri ve bilgeliğiyle övünenleri…Tao ise insanı kendi doğasıyla yüz yüze bırakıyor. _Halkın günahlarını, ülkenin acılarını üstüne alan dünyaya hükümdar olur _Kong Zi, Lao Tse’yı ziyaret ederek onun bilgisine başvurur. Lao Tse onun gururlu ve girişimci tutumunu eleştirir. Kong Zi sarsılmış ve Ustaya derin şekilde hayran kalmış bir halde öğrencilerinin yanına döner. Kong Zi öğrencilerine dedi ki: Kuşları bilirim, uçarlar. Balıkları bilirim, yüzerler. Hayvanları bilirim, koşarlar. Koşanı tuzağın ağı yakalar. Yüzeni oltanın iğnesi tutar. Uçana avcının oku erişir. Ama ya ejderhalar? Ya onlar nasıl yükselir rüzgârların bulutların üstüne de göğe ulaşırlar, bunu bilemem. Lao Tse’yi gördüm bu gün. Düşündüm: Acaba o da ejderha gibi mi?Lao Tse’nin bir “ejderha” gibi olduğunu anlatır. _Toplumsal değerleri ve yöneticilerin otoritesini insanlığın tüm acılarının kaynağı saydığı. _ Kong Zi eski gelenekleri öğrenmek için Lao Tse’ye geldi. Lao Tse ona dedi ki: Sizin sorduklarınız ancak kemikleri bile çoktan çürümüş insanların sorunları. Onlardan bugüne kalan yalnızca sözcüklerdir. Arif kişi zamanını bilir, arabası gelince biner, gelmezse de çıkınını toplayıp gider.
_Karşılaştırmalar yargılamalardır, _Övgü beklemeyen bilge kişidir. _Gereğinden fazla zorlarsan, en müthiş bıçak bile körleşecek. Çaresizlik ona hiçbir işe yaramayan, akordsuz yalanlar söyletecek. Bilgelik de akılla birleşip sağduyulu zekayı ışıldatacak. sabır en dolaşık ipleri bile düğümlerden kurtaracak, _Tabiat kasıtlı hareket etmez. Hiçbir varlığa iyi veya kötü niyeti yoktur. Tao da aynen tabiat gibidir. Tabiat tao'nun takipçisidir. Bilge kişi de böyledir. Tutkularından arınmış _Çömleği yapan kil değil boşluktur. _Kaos ortaya çıktığında, üstün insanın içsel dünyası düzenli ve sakindir. Topluma geri dönüşünde yardımcı olur. Kaos sona erdiğinde toplum tarafından görülebilir. _Çok daha iyidir basitliğini görmek ham ipeğin güzelliğinin ve işlenmemiş taşın; kişinin kendisiyle bir olmasından daha iyidir tao ile bir olması, bensizliğin geliştirmesi. _Butunlugu korumak icin boyun egmek kendini savunmayarak ayricalik kazanir. Eğilmek dik olmaktir; bos olmaksa dolu. Böbürlenen kişi aydınlanmamıştır, saygı görmez değerli insanlardan; böylece, hiç bir şey kazanmaz ve itibarı lekelenir. kibir aşırılıktır ve bilge kişi onlara ihtiyaç duymaz _Yaratıcı prensip birleştirir sonsuzluğa uzanır. Sonsuzluğa seyahat ederken değişmez özünü korur. En lüks yerlerde basitliğini korur. _Onurlu davranın ama alçakgönüllülüğü koruyun. _En büyük balık gölün dibinde yaşar ve bir ülkenin en iyi silahları kuytuda kilitli tutulmalıdır. Uysal ve nazik olan, sert ve güçlünün üstesinden gelebilir. _Gerçekten iyi insan haptığı iyiliklerden bihaberdir. _Liderin görevi nüfusun refahını sağlamaktır kendi refahını değil. _Bazen her şey ters görünür. Aydınlık karanlık. Doğru yanlış gibi, kolay zor gibi, pak olan kirli, ilerleme gerileme olarak görünür. En kötü anlarda dahi umudunu kesmez doğa-tao. Sen de öyle ol. doğru görünen bir dahakinde eğri görünebilir; zeka aptallık görünebilir, güzel söz söyleyiş patavatsızlık görünebilir; hareket soğuğu alt edebilir, durağanlık da sıcağı, ama hareketteki durağanlık tao'nun yoludur. _Sertin üstesinden ancak ona boyun eğen yumuşak gelir. _Aydınlanmış kişi arkadaş edinmekle ilgilenmez, ne de düşman kazanmakla; iyi ya da kötü ile, övgü ya da suçlama ile. bu tür bir tarafsızlık* insanın en üst halidir… _Keskindir ama kesici değil. Pivridirler ama hiç bir zaman delici değil. Parlaktırlar ama kör etmezler. Budur bilge kişinin eylemi. _Tasarlamadan hareket et; doğal bir şekilde çalış ve tatsızın tadını al; karmaşıktaki basiti ara… _Sorunlar ortaya çıkmadan önce yüzleşilirse kargaşanın önüne geçilir… _Uçsuz bucaksız yolculuklar ilk adımı atmakla başlar. Koca ağaç küçük bir fidandan oluşur _Irmağın ve akıntının hakimi denizdir, çünkü hepsinden alçaktadır. öğretmenin öğrencilerine yol göstermesinin en iyi yolu önde gitmelerine izin vermektir. _Tartışmalar kavgacılık yapmak yerine beklemeyi bilerek, üstüne gitmek yerine geri çekilerek kazanılabilir. büyük savaşlar kıpırdadığını belli etmeden ve gizlediği gücünü koruyarak hareket etmek, saldırmadan ele geçirmek silahtan başka şeyler kuşanmak sayesinde kazanılabilir. _Ülkedeki insanların karnı aç canları kıymetsiz olursa onlar da yönetimi alaşağı etmek için artık kendi canlarından geçerler… _Eğilmek bilmeyen savaşçı kendini ölüme mahkum eder ve eğilmeyi reddeden ağaç kolayca kırılır. onun için sert ve yoğun olanın yenilmesi yumuşak ve esnek olanınsa yenmesi mukadderdir… _İhtiyacından çoğuna sahip olandan alıp ihtiyaç sahiplerine dağıtmak tao'nun yoludur yüksektekini alçaltır, alçaktakini yükseltir… _Tezatmış gibi görünse de insanların aşağılamalarını kaldırabilen kişi yönetmeye uygundur. Önderlik etmeye uygun olan da ülkesinin felaketleriyle bizzat yüzleşendir. _Ne kadar azsa çoğalır, ne kadar çoksa azalır. Gerçek her zaman güzel güzel sözler de her zaman gerçek değildir. _Erdemli kişi kendi için tartışmaya gerek görmez çünkü bilir ki tartışmak yararsızdır. _Övgü beklemeden, ışığı saklamak,, aşırılıklar olmadan, kara aynayı temizlemek, arzuların bastırılması ,sakin ve hareketsiz, köke geri dönmek, ahlakin çürümesi, butunlugu korumak icin boyun egmek, değiştirilemeyeni kabullenmek, erdemli pasiflik arkadan önderlik etmek tek başına durmak
Tao Te Ching, Lao Tzu
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.09.11 03:34 yataginaltindakiocu Normie olarak blackpilli bir nevi benimsemeye başladım

Merhaba dostlar başlıkda dediğim gibi ben bir normieyim daha önce bir kez kız arkadaşım oldu,birkaç ortalama ve altı hatta gayet güzel kızda benle konuşmak istedi ben istemedim. Bir kızla en yakın olduğum zaman Avrupada bir ormanda kamptayken biriyle öpüşmüstüm, hoşlanmıştım ciddi hayallerim vardı ama mesafeden dolayı ilerleyemedi malesef. Daha önce hiç bir kızla yatmadım(volcel?). Şu ilişkim olan iki kızlada tiplerine bakarak değil tamamen kişiliklerine bakarakten yakınlaşmıştım.
Gelelim konuya son zamanlarda kızlardan iğrenmeye başladım birkaç şeyin farkına varıyorum belki "yeni mi fark ettin yarram" diyebileceğiniz şeyler ama evet yeni fark ediyorum.
Kızlar senle nasıl bir ilişki kuracaklarını seni ilk gördüklerinde kararlaştırıyor sonradan ne yaparsan yap boş. ilk boyuna sonra göz hattına,omuzlarına,çenene marketten kavun seçercesine inceliyorlar sen veya o erkek kadının karşısında bir objeden ibaret,kullanıp yenisini bulunca atabileceği bir obje. Her zaman kadınların bir erkek 'kanki'leri olur ki aslında o adam kız için simp ve cucktan başka bir şey değildir. O aşağılık erkek paraziti o kızın mabadını kaldırmaktan baska boka yaramaz. Kız o erkeğin çevresinde ki chadlerle tanışıp o paraziti göz ardı etmeye başlayınca o cuckımız eninde sonunda bir kız bulur ama hayal ettiği gibi olmayan ortalama birini. İksininde hayalinde chadler ve stacyler olduğu için mutlu hiç bir zaman olamayacaklar, erkek kendini yetersiz hissederken kız erkeğin istediği ilgiyi göstermeyecek.
Erkeklerde kısa süreli ilişkilerde hypergamyden çok hypogamy daha yaygın bu bir gerçek. Daha az seçiciler. Sonuçta erkek kendinden aşağı olan kızı fleshlighttan fazlası olarak görmüyor stacyilerde daha iyisini bulana kadar tutunabildikleri chade yapışıyorlar zaten. Kadınlarda özellikle gelişmemiş ülkelerde kibirin had safada olmasından dolayı hypergamy daha yaygın hepsi kendini çok güzel çok çekici zannediyor. Kendilerine bir hayat arkadaşı değil hayat boyu belgelenmiş köle arıyorlar. Sonlarıda önceki paragrafın sonuyla aynı.
Peki bunun sebebi ne doğuştan mı kadınlar böyle yoksa yaşadığımız topluluk mu onları bu hale getiriyor? Ya da daha geniş kapsamlı bir soru sormak gerekirse Çirkin insanlara (özellikle erkeklere) karşı doğuştan gelen bir nefret mi var? İnternette bulabildiğim tek şey 8-12 yaş arasındaki çocuklarla yapılmış bir deney sonuçlar evet doğuştan gelen bir rahatsızlanma ve güvenmeme duygusu var diyor ama 8-12 yaş aralığı zaten toplumun içinde bir çok medyayı halihazırda tüketmiştir izlediği çizgi filmdeki kötü karakter büyük ihtimalle gargamel gibi ya da kısa kilolu bir adam. Kısaca demek istediğim sorun sadece kadınlarda değil modern toplumun yapısında. Neyse daha fazla uzatmayı isterdim ama canım sıkıldı:p
submitted by yataginaltindakiocu to turkincel [link] [comments]


2020.09.10 19:46 Small_Virus_5137 Eski bir Chadim

Throwaway account açtım sadece yazmak için subu bugün keşfettim biraz gezindim.Türklerde böyle bi subun olmasını nedense hiç beklemiyodum neyse konuya girecek olursak
Evet arkadaşlar ben eski bir Chadim 190 boyum var sarışınım mavi gözlüyüm.
Neredeyse geçen seneye kadar tanıştığım her insan bana gerçekten yakışıklı olduğumu söyledi.
Benden nefret eden insanların ben gibi olmak istediğini duydum çok sonralardan.
Sokakta gezerken gerçekten yüzde 80 oranla kesilen bir insandım.(bu söylediklerimi göt kalklıklıgı olarak algılamayın durumu anlamanız için yazıyorum ve hiçbiri benim görüşüm değildir tipim konusunda)

Evet lise 2den 22 yaşıma kadar böyle bi hayatım vardı,hayatımda hiçbir kıza merhaba demememe rağmen takıldığım kızlar oldu.(Aşırı soğuk bir insanım insanlar ne kadar kessede yanıma gelecek cesareti bulamadıklarını hissediyorum ve arkadaşlarımın neredeyse hepsi bunu bana söyledi)

Dünya sikimde değildi utanmaz arlanmaz bir orospu cocuguydum gerçekten ve bu insanları çekiyordu sanırım.

Sonradan uyuşturucu batağına düştüm ciddi anlamda çok zayıfladım,saçlarım dökülmeye başladı tipim kaydı yani bildiğin ama bu bana bıraktığı en az kötü şey oldu.

O utanmaz arlanmaz orospu cocugu piç eleman gitti ve yerine duygusal,alıngan bi insan geldi(Ciddi anlamda depresyona girdim ve anksiyetem başladı)

Topluluğun önünde kendini rezil etmekten çekinmeyen insan garsondan su isterken sesi falan kesilmeye başladı.

Neyse bi şekilde bıraktım uyuşturucuyu tipim falan düzeldi fakat mental etkileri 1 gram eksilmedi.
Saçma gelebilir ama bu aura muhabbetine inanıyorum amınakoyayım kafamın içi o kadar leş ki o kadar depresif ki karşıdaki insan daha benle konuşmadan anlıyor ve yaklaşmıyor.

Son 1 sene içinde beni keserken yakaladığım kız sayısı ciddi anlamda SIFIR.

Biliyorum kimsenin sikinde değil lan aq oğlu tipin düzgün konuşması kolay diyebilirsiniz ama ben şunu anladım ki tipiniz dahi olsa mental açıdan sağlıklı olmadıkça hiçbir şey olmuyor.(Herkesin ağzına pelesenk olan abi hiç iyi değilim kafası değil altını çizerim)

Bunu buraya niye yazdım bilmiyorum belki içimi dökmek istedim bilmiyorum kurduğıum cümleler mantıklı mı onun bile farkında değilim.

Kendini açabileceğin bir grup bulmak güzel ama size tek tavsiyem karakterinizi buna göre şekillendirmeyin.
submitted by Small_Virus_5137 to turkincel [link] [comments]


2020.09.03 21:15 Sunuyemre Geçen gün attığım kitabı devam ettirdim alın bu da 2. bölüm

Mert eve gitmek için ana caddeden geçip ara sokaklardan girdi.Mertin evin bulunduğu caddeye girdiğinde birini gördü.Adam tuhaftı.Dikkat çekici olduğu söylenebilirdi.Kafasında siyah şeritli kahverengi bir fötr şapka vardı.Uzun açık kahverengi bir de kaban giymişti üstüne.Beyaz tenliydi ve saçları gözükmüyordu.Burnu gayet düzgün bir erkek burnuydu.Ağzı biraz küçüktü.En azından o mesafeden öyle görünüyordu.Mert adamın hafif çekik mavi gözlerini görünce tanır gibi oldu adamı.Biraz düşündü ve adamı hatırladı.Fakat burda ne işi vardı onu daha önce buralarda hiç görmemişti.Mert adamı ortaokul günlerinden hatırlıyordu.Mertin Cemden daha çok nefret ettiği biri varsa o da oydu.Kendisine “Cücük” lakabını takan adamın adı Yükseldi.Yüksel Merte hep cücükderdi.Mert bundan hoşlanmazdı.O da hoşlanmadığı için yapardı zaten.Mert ortasınıf yıllarında çok fazla zorbalığa uğremıştı.Bu zorbalığın en büyük payı Yükseldeydi.Bir keresinde sırf şaka olsun diye Merti herkesin önünde çöpün içine atmıştı.Mert yine sinirlenmiş ve ona vurmuştu fakat Yüksel bu darbelere gülerek karşılık veriyordu çünkü Mertin deli gücü bile ona etki edemeyecek kadar güçsüzdü.Mert çok fazla ağlayan biri değildi fakat o gün sinirden ağlamıştı ve hocaları da ona kızmıştı.Çoğu zaman böyle zorbalıklarala geçmişti Mertin ortaokul yılları fakat Yükselin okuldan ayrılacağı günden bir gün önce çok kötü bir şey olmuştu.Mert sınıfta tek başına sırasında otururken Yüksel sınıftan içeri girdi.Yüksel Mertin yanına gitti ve cebinden bir bıçak çıkardı ve Merte uzattı ve şöyle dedi:
-Hey cücük!Eğer azıcık cesaretin varsa bu bıçağı elinde bi kaç tur döndür.Eğer başarırsan sana 20 lira veririm.
Mert ilk başta biraz çekindi ama her insan gibi Mert de parayı severdi.Alt tarafı bir bıçaktı birine girse bile pek bir şey olmaz diye düşündü.Ayrıca döndürmesi kolay bir bıçağa benziyordu.Bıçağı eline aldı.Biraz döndürmeye başladı fakat bir terslik vardı.Bıçağın sol tarafının üstünde sıkıca sürülmüş bir japon yapıştırıcısı olduğunu fark etti.Yükselin neden sadece bıçağın sağ tarafından tuttuğunu şimdi anlamıştı.Yüksele sordu:
+Neden böyle bir şey yaptın?
-Ne yapmışım?
+Aptala yatma.Bıçağa yapıştırıcı sürmüşsün.
-Aa evet.Hay Allah ya unutmuşum.Gel çıkartalım.
Yüksel bıçağın ve Mertin eline biraz su döktü.Kazıdılar ve bıçak çıktı.Yüksel,Mertten bıçağı tekrar aynı şekilde döndürmesini istedi.Bu istekten sonra Mertin içinde çizgiler dönmeye başladı.Kalın,yamuk,çarpık çizgiler hepsi teker teker beynine saplanmaya başlamıştı.Çünkü onunla yine alay ediyordu.Sinirden ne yapacağını şaşırmıştı.
+Ne diyorsun ulan sen?Al bıçağını da yürü git yanımdan.
Fakat Yüksel ısrarla bıçağı uzatmaya devam ediyordu.Fakat en son Yüksel de gülerek.
-Siktirgit korkak herif!Uğraşmaya değmezsin.
Tam o sırada Mertin tüm vücudundaki damarlar hızlı hızlı atmaya başladı.Bir hışımla bıçağı savurdu ve Yükselin kolunda bir çizik belirdi.Kanlar bir anda akmaya başladı.Yüksel yapmacık bir bağırmayla tüm okulu inletti.Yüksel her gün koluna jilet atıyordu zaten alışmıştı böyle bir şeye.Evet tabi ki aniden olmasından ötürü ufak bir çığlık atması normaldi fakat Yüksel çok abartmıştı.”AAAAAH KOLUM,ÖLECEĞİM SANIRIM,MERT BENİ ÖLDÜRECEK YARDIM EDİN AHHH.”Yapmacık çığlığı hocalar ve diğer öğrenciler sınıfa girene kadar devam etti.Hocalar hemen Yüksele ilk yardım yapmaya başlamıştı.Hocalar Merti müdürün odasına aldılar ve onunla konşmaya başladılar.Müdür:
-Vay be Mert!Demek sabahtan beridir gelen bıçak haberlerinin kahramanı sendin.Senden birine vurmanı beklerdim de okula böyle bir bıçak getirmeni hiç beklemezdim!
+Ama hocam bıçağı ben getirmedim ki!
-Kim getirdi o zaman?
+Yüksel getirdi.Beni kışkırttı ben de ani bir sinirle bıçağı savurdum.
-Bir de mazeret mi buluyorsun yaptığına?Ulan çocuk ölebilirdi!Hala çocuğun üstüne iftira atıyorsun.Son günü diye eski olayların intikamını mı almak istedin?Oğlum film mi çekiyoruz ulan burda?Bunların hepsi kaydına geçecek.Velinle görüşüp okuldan atılacaksın!
Ama der gibi oldu bir an Mert.Sonra vazgeçti.İçinde bir umursamazlık vardı.Okulu da geleceğini de boşvermişti.Çünkü artık bıkmıştı tüm saçmalıklardan.Gelcekte kazanacağı 3 kuruş para için değer miydi bunlara?2 kuruş kazanırdı biraz fazla çalışırdı da bu saçmalıkları çekmezdi.En azından buna değer diye düşünüp itiraz etmedi.Kaderini kabul etti.Muhtemelen olayda haklı olan kendisiydi çünkü Yüksel son gününde neden böyle bir şey yapsın?Tabi ki kendi eğlencesi için!Kendi eğlencesi için canını ortaya koymak.Sevmediği birini okuldan attırmak için dolaplar çevirmek.Bu Yüksel de deli miydi be?Neden böyle bir işe girmişti?Nerden geliyordu bu nefret diye merak ettmişti Mert.Belki de kişisel bir şey değildi.Belki de bunu yapmayı seviyordu Yüksel.Hiç soramadı çünkü o günden sonra Yükseli hiç görmedi.Bugüne kadar görmemişti yani.Peki neden bugün buradaydı diye sordu içine Mert.Evine gitmek için karşıdan karşıya geçti.Apartmandan içeri girdi.Merdivenleri tak tak çıktı.Önce kapıyı vurdu.Anahtarı vardı fakat annesinin hareket etmesini istiyordu.Hareket etmek insan vücudu için özellikle yaşlılar için sağlık bir şeydi.Annesi kapıyı açmayınca ne oluyor diye düşündü.Anahtarı cebinden çıkardı kapıyı açtı ve yavaşça içeri girdi.Mutfağa girdiğinde ise ağlayacak gibi oldu.Tüm oda kanla kaplıydı.Mert hafif bağırarak “Hassiktir ulan ne oluyor?”dedi.Rüya mı diye düşündü bir an.Çünkü rüyalarına çok benziyordu.Fakat bu tamamen gerçekti.Kafasını duvarlara vurmaya başladı.Annesi yerde kanlar içinde öylece yatıyordu.Yüzü yukarı bakıyordu.Karnından defalarca bıçaklanmıştı annesi.Gözleri hafif açıktı.Sanki Merte bakarak geç kaldın diyordu.Mertin gözlerinden hafif hafif göz yaşları akmaya başladı.Hala neler olduğunu anlayamamıştı ki aklına birden Yüksel geldi.Kendi apartmanlarından çıkmıştı.Yani öyle olmalıydı gidiş yönü bunu doğruluyordu.Kapıyı çalmıştı,annesine kendisini tanıtmıştı ve sonra…Aklı almıyordu Mertin.Bir insan neden böyle bir şey yapardı?Nerden geliyordu bu nefret?Pencerenin yanına gitti tüm yolu taradı fakat ne Yükseli gördü ne de farklı bir ipucu.İpucu aramıyordu zaten gözleri sadece Yükseli arıyordu.Annesinin yanına yaklaşamıyordu.Hem kan kokusu hem de onu öyle görmek engelliyordu kendisini.Mutfağın diğer taraflarına bakmaya karar verdi.Katilin kullandığı bıçak ortalarda gözükmüyordu fakat gözüne bir kitap ilişti.Bu onun okul fotoğraflarının olduğu kitaptı.Orada olmaması gerekiyordu bu kitiabın.Normalde hep kendi yatağının baş ucundaki çekmecede olurdu.Kitabı açtı.İlk sayfasına baktı.Sayfada “NABER CÜCÜK?”yazıyordu.Okuduğu anda her zamanki sinirlerinden biri yine kapıya dayandı.kitabı fırlattı.Yeri yumruklamaya başladı.Ağzından tek kelime çıkıyordu.”NEDEN?”Bu kelimeyi tekrarlayarak ağlayıp 1 2 dakika boyunca yerde kaldı.Yavaşça sinirini attığını düşününce kalktı ve olabildiğince soğukkanlı bir şekilde kitabı tekrar açtı.Sayfaları geçti ve son sayfada duraksadı.Sayfada Mertin tüm sınıfıyla birlikte çekilmiş bir fotoğrafı vardı.Bir kızın suratının üstünde çarpı işareti vardı.İlk görüşte anlaşılıyordu ki annesinin kanıyla çizilmişti bu işaret.Çok büyük küfürler etti Yüksele.Bu kız onun ortaokuldan sevdiği kızdı.Ona o sıralar o kadar bağlanmıştı ki onun için 6-7 tane şiir yazmıştı.Hatta bir keresinde şarkı bile yazmaya çalışmıştı.Hiçbirinde başarılı olamamıştı.Yazma konusunda yeteneksiz birisiydi Mert.Peki bunu Yüksel nerden biliyordu?Yani neden onun suratına bir çarpı çizmişti?Bu aşkı sadece Mertin annesi biliyordu.Bir an annesini öldürmeden önce annesiyle muhabbet ettiğini sorguladı.Bu mümkündü.Mertin miğdesi bulanmya başladı.Lavaboyu kullandı.Sonra her ihtimale karşı evde bulundurduğu babasının eski tabancasını beline taktı ve hiçbir yere bakmadan evden kendini attı.Artık aklına takmıştı.Yüksel ölmeliydi.Polisi bu işe karıştırmayacaktı.Muhtemelen komşular kokuyu alıp polisi arayacaktı ve belki de kendisini suçlu olarak görecekti herkes.Peki bu umrunda mıydı Mertin.Gidip Yükselin karnına şarjörde bir mermi kalana kadar sıkacaktı ve belki de o mermiyle kendini vuracaktı.Apartmandan çıktı.Allahtan tanıdık biriyle karşılaşmamıştı zira bununla uğraşacak hali vakti yerinde değildi. İlk başta Yükseli nerde bulabileceğini düşündü.Onu hemen bulmalıydı.Nereye gidebileceğini düşündü.7. sınıfta okulun yakınında bir bar vardı.Yüksel hep oraya girmek isterdi okul çıkışlarında.Mertin gözlemlerine göre böyleydi.Ama bugün onu burada bulabilmesini imkansız diye düşündü.Yine de o bara gitmeye karar verdi.Gideyim de sonrası gelir diye düşündü.Çıkmadan önce tüm parasını almıştı.Evlerinde bir bilezik de vardı fakat onu bulamamıştı.Muhtemelen Yüksel çalmıştır diye düşünmüş ve umarsızlıkla geride bırakmıştı.Otobüse bindi.Bara 2 sokak uzaklıkta olan kafenin önünde durdu.Kafasını etrafa çevirmeden direkt bara yöneldi.İçeri girdi.Klasik,barmenin yanına gitti bir bira istedi.Birayı normalde seven biri değildi fakat bara gelmişti.Bir şeyler içmesi gerekiyordu.Kafasını dağıtır diye almıştı birayı.Bir kaç yudum aldı ve ilk birasın bitirmiş oldu.Barmenle konuşmaya karar verdi.
-Birader buralara takılan yüksel adında mavi gözlü birini tanıyor musun?
Hayır diye karşılık verdi.
+Buraya gelen çok az kişiyle tanışırım.Gelmişse bile bilemem.
Mert teşekkür etti ve etrafına bakınmaya başladı.Bir umut bakıyordu.İçinde bulacakmış gibi bir his vardı.Etrafına bakarken birini farketti ve ona dikkatlice bakmaya başladı.Kız da onun tarafına bakıyordu.Normal olarak fark etti ve gözlerinin içine bakarak gülümsedi.Mertin kalbi resmen o anda uçtu gitti.Bu kızı tanıyordu.Kız da onu tanıyordu muhtemelen.Çünkü ona doğru yürümeye başlamıştı bile.Bu kız onun geçmişteki platoniği,kendisi için şiirler yazmaya çalıştığı ve başaramadığı kızdı.Bu kız nasıl oradaydı.Ne kadar da garip bir gün diye geçirdi içinden Mert.Mert de kıza bakarak gülümsedi.Kızın adı Suna idi.
-Meraba.Seni bir yerden tanıyorum da tam çıkaramadım.Acaba sen beni tanıyabildin mi?Çünkü biraz öyle bakıyorsun da.
+Merabalar Suna Su Hanım diyerek gülümsedi Mert.
Ortaokul zamanlarında bu kıza Suna Su derdi.Bu onun için cesaret isteyen bir davranıştı.Bir kaç kez söylemişti bunu ona.Sunanın da hoşuna gitmiş gibiydi.Bu lakabı bir şiirden almıştı Mert.
Suna biraz düşündü ve tekrar gülümsedi.
-Aaa Mert.Mertdi değil mi?
Mert onayladı.O an her şeyi unutmuş gibiydi.Çok mutlu olmuştu.Ne annesi,ne Yüksel…Hepsi aklından uçup gitmişti.Sohbete başladılar.
-Nerelerdesin uzun zamandır.Neler yaptın ne işle uğraşırsın nerde yaşarsın merak ettim.
Mert işten ayrıldığından vs. bahsetti.Hoş sohbetten sonra Mertin aklına Yükseli sormak geldi.Zamanında pek büyük olmasa da Suna ile Yükselin arasında bir arkadaşlık ilişkisin vardı.Sevgili değillerdi.Eğer olsalardı illa ki duyardı.Okulda konuşlurdu.Duymasa bile Mertin gözlemlerine göre aralarında böyle bir ilişki yoktu.Mert,Suna’ya olaylar hakkında bahsetmeden Yükseli sormuştu.
-Yüksel mi?Hayır okuldan sonra hiç görmedim onu.Neden sordun ki?
+Bilmem.Öylesine meraktan sordum.
-Şimdi boşver Yükseli falan.Bir telefon numaranı ver de daha sonra tekrar haberleşebilelim.Zamanında senle arkadaş olmak istemiştim faka dersler vs. yüzünden bir fırsat bulamadım.Zaten sen de pek arkadaş canlısı biri değildin.
Gülümsedi Mert..Sunanın kendisine karşı bir şeyler hissettiğini sezmişti.Mert çirkin biri değildi.Yani Suna sadece bahane olarak seni birine benzettim demiş olabilirdi.Kimin umrunda ki?Onu seviyordu.Konuşma boyunca ikisi de hep gülmüştü.
-Yarın tekrar buluşalım mı?
+Olur.Yarın saat 2de 2 sokak ötede BEY KAFE var biliyor musun?
-Evet.O zaman önünde buluşuruz.
Suna Merti dudağından öptü ve ayrıldı.Bu Mertin çok hoşuna gitmişti fakat bir gariplik vardı.Bu kadar çabuk muydu?Zamanında günlerce bunun hayalini kurmuştu.O zamanlar dersler mi bunu engellemişti?Kafası karışmıştı Mertin.Ama bazen fazla kurcalamamak en iyisi diye düşünürdü Mert.O kadar da akla takılacak bir konu değildi zaten.Kendi paranoyası diye düşündü ve bir otel bulmak için yola çıktı.Çoktan bildiği bir otel vardı.İSTAN OTEL.Oraya gitmek için yola koyuldu.Bir ara sokağa girdi ve bir olaya şahit oldu.Bir adam yolda yürüyordu ve bir kediyi gördü.Adam çöpün kenarına geçip kedinin olduğu yere kusmaya başladı.Kedi o taraftan kalkıp başka bir köşeye çekildi.Adam kusmasını bitirip kediye bakarak gülmeye başladı.Bu sırada Mert adamı tanıdı.Bu komşusu Cemdi.İzlemeye devam etti.Cem bir garip gözüküyordu.Sarhoş olabilirdi.Cem kedinin olduğu köşeye gitti,fermuarını çıkardı ve kedinin üstüne işemeye başladı.Cem sanki bundan zevk alıyordu.Kedi sinirlenmiş olmalı ki Ceme saldırdı.Cem sinirlendi ve kediyi bir tekmeyle yere serdi.Kediye defalarca vurup ölmesine neden oldu.Mert yine sinirlenmişti fakat bu sefer daha soğuk kanlıydı.Cemin arkasından yavaşça yaklaştı.Silahını çıkardı ve Cemin kafasına dayadı.Sesini kalınlaştırarak:
-Sakın tek kelime etme.Sadece dediklerimi yapacaksın.
+Sen kimsin be?
Mert,Cemin silahı fark etmesi için tetiği çekti.
-Bir daha kelime etme şimdi bu kusmuğu yalamaya başla.
Cem korkmuştu:
+Ama..
-Kapa çeneni sadece dediğimi yap.
Cem korkarak kusmuğu yalamaya başladı.
-Şimdi de yaptığın çişi yala bakalım.
+Lütfen bırak gid…
-Sus dedim sadece dediğimi yap.
Cem tanıyamadığı adamın dediğini yaptı.
-Şimdi de kediyi öpüp özür dile.
+Bunları sadece kediye vurduğum için mi yapıyorsun.O bana vumruştu ne yapabilirdim?
Mert bunu susturmadı ve susturmadığına pişman oldu.Bir hışımla ensesine silahın kabzasını vurdu,defalarca yüzünü yumrukladı ve hızını alamayıp Cemi boğmaya başladı.Başarmıştı.Cem ölmüştü.Bugüne kadar kapıldığı kıskançlığı hatırladı ve yüzünde bir gülümseme belirdi.Cemin yüzüne tükürdü.Evet.Artık o da bir kanunsuz olmuştu.Söz sahibi insanların koyduğu,sözde,toplumun uyum içinde işlemesini sağlayan kuralları çiğnemişti.Bugüne kadar hep şöyle düşünmüştü:Eğer birileri böyle kurallar koyduysa bir bildikleri vardır.Evet bir bildikleri vardı.Kendileri için bir bildikleri vardı tabiki de.Diğer insanların hergün neler yaşadığı hakkında bir fikirleri,bir bildikleri yoktu.Dünyadan çok uzakta yaşıyorlardı.Gerçek dünyadan.Aslında biliyorlardı kendilerinin görmediği dünyada neler olduğunu.Ama kimin umrundaki?Cebime vurunca bacağımın sesi değil de paramın sesi duyuluyor diyip mışıl mışıl uyuyorlardı yataklarında.Olan yine bunları kabul eden ve kuralları koyanların yanına giremeyen insanlarda oluşuyordu.Garip olan şuydu ki o insanlar da hiçbir şey yapmıyordu.Bazıları çaresiz kabul ediyordu.Bazıları ise üst kısma aşkla bakıyorlardı.Çünkü onların savunduğu şeyleri savunuyolardı.Benim dinimi savundu.Benim ülkemden olmayanları o da sevmiyor ben de demek ki o benim yanımda.Fakat böyle olmuyordu.O hep kendi keyfinin tarafındaydı.Paranın tarafındaydı.Mert Cemin işini çaldığını hatırladı ve baş ucuna 5 lira atıp otele doğru yol aldı fakat önce bir camiiden içeri girip ellerini yıkadı.
submitted by Sunuyemre to KGBTR [link] [comments]


2020.08.28 23:33 karanotlar Musa Orhan başka suçlar da işledi

Musa Orhan, İpek’e “başka kızlara da yaptım” diyor. O kızların kimler olduğu, İpek’e yapılmak istendiği gibi satılıp satılmadığı sorgulanmadı.
İnci Hekimoğlu
Soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin eksikleri ortada. İddialar arasında “fuhuşa zorlama” da var.
İpek’e tecavüz edip ölümüne yol açan Uzman Çavuş Musa Orhan bir hafta geçmeden tahliye edildi. “Kaçma şüphesi olmaması” ve “rızaya dayalı ilişki” gerekçesiyle. Oysa Adli Tıp raporu ilişkinin zorla olduğuna ilişkin bulguları sıralamıştı, raporunda. Mahkeme belli ki Adli Tıp raporuna göre değil, yasalara göre değil, “vicdani kanaatine” göre karar vermiş.
İpek’in intihar etmeden önceki mektubunda yazdıkları da mahkemenin “vicdan” sınırlarından içeri sızamamış.
İpek sadece cinsel saldırıya uğramıyor, o mektupta çok önemli suçlar ve suç ortakları da anlatılıyor.
1 – Ölümle tehdit
“ … nasıl valizlerini aldım. Kimse fark etmedi. Aklını başına al dedi. ‘Ecelin benim elimden olmasın kalk giyin’ dedi.”
2 – Fiziksel şiddet
“Ben ağladım, bana kendini diktirirsin dedi. Saçımı çekip yerden sürükledi, ‘kimse sana inanmaz’ dedi. ‘Sahipsizsin’ dedi.”
3 – Tecavüz ve zorla alıkoyma suçuna yardım ve yataklık eden 2. şahıs
“Şimdi onun ev arkadaşı Ali onu Allah’a havale ediyorum bana bir şey demedi ve benle hiç konuşmadı.”
4 – Kadın satışı yapmak
“Siirt Petrol otobüsündeki çalışan Mehmet, hatırladığıma göre ona Musa ortak ilişkiye girdiğimi kuzen dedim adama. Adamın telefonunda onunla iletişime geçtim ve Mehmet’e vardığımda kuzeni falan yoktu.”
İpek’in annesi: “Otogarda birileri ona uzman çavuş M.’nin kendisini başka erkeklere sattığını ve buradan hemen gitmesi gerektiğini söylüyor. O da bunun üzerine kaçmaya başlıyor.”
5 – Zorla ilaç içirmek
“Bana gebelik hapını suya koyup içirdi.”
6 – Seri tecavüz
Musa Orhan, İpek’e “başka kızlara da yaptım” diyor. O kızların kimler olduğu, İpek’e yapılmak istendiği gibi satılıp satılmadığı sorgulanmadı.
Soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin eksikleri ortada. İddialar arasında “fuhuşa zorlama” da var. İpek mektubunda yazdıklarını ailesine de anlatıyor. İzmir’e vardığında ne Musa Orhan’ın karşılayacağını söylediği kuzene ulaşabiliyor ne de Musa Orhan’a. Belli ki bu olaylara tanık olmuş, bilgisi olan Mehmet adlı Siirt Petrol adlı otobüs firması çalışanı İpek’e acıyıp üç kişiye satıldığını ve kaçmasını söylüyor.
Adli Tıp raporu tecavüzü ve verilen ilacı doğruluyor ama başka da bir soruşturma yapılmıyor.
Ne otobüs firması çalışanı Mehmet’in ifadesi alınıyor ne de Musa Orhan’ın İpek’i götürdüğü ev sahibinin.
Musa Orhan ise önce reddettiği alıkoyma ve tecavüz suçlarını, Adli Tıp raporundan sonra kabul ediyor ve “alkollüydüm” savunması yapıyor. Ama buna rağmen tahliye ediliyor.
Musa Orhan’ın “bana bir şey olmaz” sözleri doğrulanırken, başka şiddet olayları yağmaya devam ediyordu.
Bir tek günde, hatta birkaç saatte gündeme düşen kadına yönelik şiddet haberlerine bakın.
– Van’da cinsel istismara uğrayan 16 yaşındaki çocuğun ‘rızası var’ denilerek astsubay hakkında soruşturma başlatılmadı.
– Çorum’da dini nikahlı eşi R.A. (51) tarafından vücudunun çeşitli yerlerinden bıçaklanan 3 çocuk annesi Gülten K., (37), ağır yaralandı. Annesinin bıçaklandığını duyan 9 yaşındaki D.A., polislere “Siz siz olun kadınları koruyun” dedi.
– Barış Yarkadaş’ın paylaşımı: Antep’te 15 yaşındaki çocuğa tecavüz eden 36 yaşında evli ve 3 çocuk babası X, sadece 12 gün tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı.
– Batman’da yolda yürüyen 2 çocuk annesi 21 yaşındaki E.T., eski eşi tarafından sokak ortasında silahla vurularak öldürüldü.
– Antalya’da Sennur N, fiziksel şiddetine maruz kaldığı Süleyman Tümbek’ten, tehditleri nedeniyle defalarca şikayetçi oldu. Adam dün kadının kız kardeşi Şenay N.’yi boynundan ve karnından bıçaklayıp kaçtı.
Bu tabloyu görmezden gelerek İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamak yerine kadük bırakmayı, asılsız iddialarla Sözleşme’nin iptal edilmesini isteyenler kadına karşı süren kıyımın baş sorumluları.
Çünkü kıyım öyle iddia edildiği gibi bir sapığın, bir sarhoşun, bir psikopatın elinden çıkmıyor.
Eril sistemin yargısından medyasına, güvenlik güçlerinden karar vericilerine kadar, şiddete karşı aldıkları tutum ve izledikleri siyasetin yukarıdan aşağıya tüm kurumlara, toplumun tüm katmanlarına yayılması, ana okulundan başlayarak ince ince işlenmesi ile oluyor.
Bu politikanın günlük yaşama yansımasını Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler Derneği rakamlarla ortaya koydu. Dernek’in İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması üzerine hazırladığı videoda kadına yönelik şiddet olaylarında resmi tablonun vahameti teşhir edilmiş.
Türkiye’de her bin şiddet olayında faillerinin 992’sinin cezasız kalıyor. 10 kadından 4’nün en az bir kez fiziksel ya da cinsel şiddete uğruyor ama şiddete uğrayanların yalnız yüzde 7’si polise bildiriyor. Polise akseden olayların ise yüzde 42’sinde ya işlem yapılmıyor ya da mağdur ve fail barıştırılıyor.
Faillerin hepsi de ya ‘aile babası’ ya da ‘aile babası’ adayı. Mesela Musa Orhan evlenirse kadının ve çocuklarının şiddete uğrayacağını tahmin etmek falcılık olmaz herhalde. İşte korumaya çalıştıkları aile yapısı da bu. Kadın ve çocuklara şiddetle tahakküm eden, itaat ettiren aile düzeni. En küçük ferdine kadar otorite karşısında boyun eğmeyi öğrenmiş bir toplum.
Belki hep aynı şeyleri yazdığımız için sıkılanlar vardır ama iktidarlar savaş politikalarını, egemenlik konforunu ve toplumsal mühendisliklerini kadın üzerinden sürdürmeye devam ettikçe bize kalan da hiç bıkmadan tekrarlamak oluyor. Yazmak, anlatmak, protesto etmek, birlikte mücadele etmek gibi…
https://www.artigercek.com/yazarlaincihekimoglu/musa-orhan-baska-suclar-da-isledi
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.08.28 18:19 griljedi GRRM - 2014 Söyleşileri

- "Gerçek hayatta iyiyle kötü arasındaki savaşın en zor yanı, hangisinin hangisi olduğunu belirlemektir... Geleneksel mutlu sonlara karşı içgüdüsel bir güvensizliğim var.”
- 1991'de bu fikri ilk aldığınızda, bunun sadece bir roman değil, birçok roman olduğunu biliyor muydunuz?
Bana gelen ilk sahne, ilk kitabın birinci bölümüydü, ulu kurt yavruları buldukları bölüm. Bu bana birdenbire geldi. Aslında farklı bir roman üzerinde çalışıyordum ve birden o sahneyi gördüm. Yazdığım romana ait değildi ama bana o kadar canlı geldi ki oturup yazmak zorunda kaldım ve bunu yaptığımda ikinci bir bölüm oldu ve ikinci bölüm Catelyn'di. Ned'in yeni döndüğü ve kralın öldüğü mesajını aldığı bölüm ve bu da bir tür farkındalıktı çünkü ilk bölümü yazarken gerçekten ne olduğunu bilmiyordum. Bu kısa bir hikaye mi? Bu bir romanın bölümü mü? Hepsi bu Bran denen çocukla mı ilgili olacak?Ama sonra, ikinci bölümü yazdığımda ve bakış açımı değiştirdiğimde - tam orada, tam başında, Temmuz 91'de önemli bir karar verdim. Tek bir bakış açısına sahip olmaktansa ikinci bir bakış açısına gittiğim dakika, kitabı çok daha büyük yaptığımı biliyordum. Şimdi iki bakış açım vardı ve iki tane elde ettiğinizde, üç, beş veya yedi veya her neyse olabilir. Üç ya da dört bölüm içinde olduğumda bile, büyük olacağını biliyordum.
Başlangıçta, bir üçleme düşündüm ve nihayet piyasaya sürdüğümde, bu şekilde sattım.Üç kitap: A Game of Thrones, A Dance With Dragons, Winds of Winter. Bunlar üç orijinal başlıktı ve üç kitap için kafamda bir yapı vardı. O zamanlar, doksanlı yılların ortalarında fanteziye, altmışlardan beri olduğu gibi üçlemelerin egemenliği altındaydı. Yayıncılığın o küçük ironilerinden birinde Tolkien aslında bir üçleme yazmadı. Yüzüklerin Efendisi adlı uzun bir roman yazdı. Ellili yıllardaki yayıncısı, "Bu tek bir roman olarak yayımlanamayacak kadar uzun. Onu üç kitaba ayıracağız" dedi. Böylece üçlemeyi elde etti, Yüzüklerin Efendisi o kadar büyük bir başarıya dönüştü ki yirmi yıldan fazla bir süredir diğer tüm fantezi yazarları üçleme yazıyordu. Bu kalıbı kararlı bir şekilde kıran, sanırım bir üçleme olarak da başlayan, ancak hızla ötesine geçen The Wheel of Time ile Robert Jordan'dı ve insanlar şunu görmeye başladı, "Hayır, daha uzun. Esasen bir mega romanınız olabilir! " Ve nihayetinde ben de aynı farkındalığa ulaştım, ancak '95'e kadar, A Game of Thrones'da zaten bin beş yüz el yazması sayfam olduğu ve sonuna kadar bile yaklaşmadığım ortaya çıktığında... Böylece benim üçlemem o noktada dört kitap oldu. Sonra, daha sonraki bir noktada, altı kitap oldu. Ve şimdi yedi kitapta sabit tutuyor.
İnşallah yedi kitapta bitirebilirim.
Büyük, biliyor musun? Ve gerçek şu ki, bu bir üçleme değil.Uzun bir roman. Gerçekten çok uzun bir roman. Bu bir hikaye ve hepsi bittiğinde, bir kutu setine koyacaklar ve bundan yirmi yıl sonra ya da bundan yüz yıl sonra hala okuyan biri varsa, hepsini birlikte okuyacaklar. Başından sonuna kadar okuyacaklar ve benim yaptığım gibi, hangi kitapta neler olduğunu unutacaklar.
- Kışyarı'nda geçen sahneleri yazarken ve birdenbire tamamen farklı bir konumla Daenerys sahnesine sahip olurken, sizin için büyük bir değişim miydi?
Oldukça erken bir tarihte, 91 yazında Daenerys'e ait şeyler vardı. Onun başka bir kıtada olduğunu biliyordum. Sanırım o zamana kadar zaten bir harita çizmiştim - ve üzerinde değildi. Westeros olarak anılacak tek kıtanın haritasını çizmiştim ama o sürgündeydi ve bunu biliyordum ve bu yapıdan bir nevi ayrılıştı. Kitabın başlangıç ​​yapısı açısından Tolkien'den ödünç aldığım bir şey. Yüzüklerin Efendisine bakarsanShire'da her şey Bilbo'nun doğum günü partisiyle başlar. Çok küçük bir odağınız var. Kitabın hemen başında Shire'ın bir haritası var - bunun tüm dünya olduğunu düşünüyorsunuz. Ve sonra onun dışına çıkarlar. Kendi içinde epik görünen Shire'ı geçerler ve sonra dünya büyüyor, büyüyor ve büyüyor... Ve sonra daha fazla karakter eklerler ve sonra bu karakterler ayrılır. Esasen oradaki ustaya baktım ve aynı yapıyı benimsedim. Taht Oyunları'ndaki her şey Kışyarı'nda başlar. Orada herkes bir aradadır ve sonra daha fazla insanla tanışırsınız ve nihayetinde ayrılırlar ve farklı yönlere giderler. Ancak bundan ilkinden ayrılan, her zaman ayrı olan Daenerys'ti. Sanki Tolkien, Bilbo'ya sahip olmanın yanı sıra, kitabın başından beri ara sıra bir Faramir bölümüne atılmış gibi.
- Aslında Daenerys, Kışyarı’na (sahnelerine) bağlıydı çünkü onun ailesine olanlar hakkında konuşulduğunu okuduk.
Örtüşmeler görüyorsunuz. Daenerys evlenir ve Robert, Daenerys'in yeni evlendiği raporunu alır ve buna ve yarattığı tehdide tepki verir.
- Çok güçlü ters dönüşleriniz var, okuyucunun dengesini bozuyorsunuz. Önceleri Sword in the Stone bölgesinde olduğunuzu düşünebilirsiniz, kitabın dönüşeceği halini düşünebilirsiniz; örneğin kahramanın Bran olduğunu düşünebilirsiniz ama sonra sizinle okuyucu arasında hilekar bir oyuna dönüşmüş gibi...
Sanırım okumak istediğini yazıyorsun. Bayonne'de çocukluğumdan beri okurdum, doymak bilmez bir okurdum. "George, burnu kitapta" diye seslenirlerdi. Bu yüzden hayatımda birçok hikaye okudum ve bazıları beni çok derinden etkiledi; diğerlerini ben onları yere koyduktan beş dakika sonra unuttum. Gerçekten takdir etmeye başladığım şeylerden biri, benim kurgumda bir tür öngörülemezlik. Beni nereye gittiğini gördüğüm bir kitaptan daha çabuk sıkan hiçbir şey yok. Siz de okudunuz. Yeni bir kitap açarsınız ve ilk bölümü, belki ilk iki bölümü okursunuz ve geri kalanını bile okumanıza gerek kalmaz. Tam olarak nereye gittiğini görebilirsiniz. Sanırım ben büyürken ve televizyon seyrederken bunun bir kısmını aldım. Annem olayların nereye gittiğini her zaman tahmin ederdi, ister I Love Lucy ister onun gibi bir şey olsun. "Pekala, bu olacak" derdi. Ve tabii ki, olur! Ve hiçbir şey daha hoş değildi, farklı bir şey olduğunda aniden bir şaşırırdı, twsit haklı olduğu sürece.
Bir anlam ifade etmeyen gelişigüzel dönüşler yapamazsınız. İşlerin takip etmesi gerekiyor. Sonunda "Aman Tanrım, bunun olacağını görmedim ama önceden haber verildi; burada bir ipucu vardı, orada bir ipucu vardı. Onu görmeliydim geliyor. " demelisiniz ve bu benim için çok tatmin edici. Bunu okuduğum kurguda ararım ve kendi kurguma yerleştirmeye çalışırım.
- Bran'ın itilmesi gibi, bunu da önceden haber veriyorsunuz, böylece okuyucu aldatılmış hissetmez. Kızıl Düğün de aynı.
Kurgu ve yaşam arasında her zaman bir gerilim vardır. Kurgu, hayattan daha fazla yapıya sahiptir. Ama yapıyı saklamalıyız. Sanırım yazarı saklamalıyız ve bir hikayeyi gerçekmiş gibi göstermeliyiz. Çok fazla hikaye çok yapılandırılmış ve çok tanıdık. Okuma şeklimiz, televizyon izleme şeklimiz, sinemaya gitme şeklimiz, hepsi bize bir hikayenin nasıl gideceğine dair belirli beklentiler verir. Gerçek hikayeden tamamen bağımsız olan nedenlerle bile. Sinemaya gidiyorsun, büyük yıldız kim? Tamam, Tom Cruise yıldızsa, Tom Cruise ilk sahnede ölmeyecek, biliyor musun? Çünkü o yıldız! Geçmesi gerekiyor. Veya bir TV şovu izliyorsunuz ve adı Castle. Castle karakterinin oldukça güvenli olduğunu biliyorsunuz. Önümüzdeki hafta ve sonraki hafta da orada olacak.
İdeal olarak bunu bilmemelisin. Duygusal katılım, bir şekilde bunu aşabilirsek daha büyük olurdu. Yani yapmaya çalıştığım şey bu, biliyor musun? Bran, önsözden sonra tanıştığınız başlıca karakterlerden ilki. Yani "Oh, tamam, bu Bran'ın hikayesi, Bran burada bir kahraman olacak" diye düşünüyorsunuz. Ve sonra: Hata! Orada Bran'a ne oldu? Hemen kuralları değiştiriyorsunuz. Ve umarım bu noktadan sonra okuyucu biraz belirsizdir. “Bu filmde kimin güvende olduğunu bilmiyorum.” Bunu dedirtmek gerekir. Ve insanlar bana “Kitaplarda kimin güvende olduğunu asla bilemiyorum. Asla rahatlayamam. " dediğinde bunu seviyorum. Bunu kitaplarımda istiyorum. Ve bunu okuduğum kitaplarda da istiyorum. Her şeyin olabileceğini hissetmek istiyorum. Alfred Hitchcock bunu yapan ilk kişilerden biriydi, en ünlüsü Psycho'da. Psycho'yu izlemeye başlıyorsun ve onun kahraman olduğunu düşünüyorsun. Öyle mi? Onu sonuna kadar takip ettin. O duşta ölemez!
- Ned korucunun kafasını kestiğinde belirsizliğe erken işaret edersin ama o yanılıyor. Kesin değil. Ve hatta Jaime Lannister, Bran'ı pencereden dışarı ittiği sahneden sonra Tyrion ile dostça bir ilişki kurar. Onun başka bir yanını görüyorsunuz.
Gerçek insanlar karmaşıktır. Gerçek insanlar bizi şaşırtıyor ve farklı günlerde farklı şeyler yapıyorlar. Santa Fe'de birkaç ay önce satın alıp yeniden açtığım küçük bir tiyatrom var. Bazı yazar etkinlikleri düzenliyoruz. Birkaç hafta önce bir imza için Pat Conroy vardı. Harika yazar, harika Amerikalı yazarlarımızdan biri. Ve kariyerinin çoğunu babası hakkında bu kitapları yazarak geçirdi. Bazen anı olarak, bazen kurgu olarak atılıyor, ancak babasıyla olan sorunlu ilişkisinin, ona farklı bir isim ve farklı bir meslek verdiğinde ve tüm bunlara rağmen baktığını görebilirsiniz. Her ne şekilde olursa olsun, Pat Conroy’un babası Büyük Santini karakteri, modern edebiyatın en büyük karmaşık karakterlerinden biridir. O çirkin bir tacizci, çocuklarını terörize ediyor, karısını dövüyor, ama aynı zamanda bir savaş kahramanı, bir dövüşçü ve tüm bunlar. The Prince of Tides'daki karakter gibi bazı sahnelerde, bir kaplan satın aldığı ve bir benzin istasyonu açmaya çalıştığı ve işler ters gittiği, neredeyse bir Ralph Kramden komik adamıdır. Bunu okuyorsun ve hepsi aynı adam ve bazen ona hayranlık duyuyorsun ve bazen ona karşı nefret ve tiksinme hissediyorsun ve oğlum, bu çok gerçek. Hayatımızdaki gerçek insanlara bazen böyle tepki veririz.
- Kitaplarınızda kadınlar güçlüdür.
Ama ataerkil bir toplumda mücadele ediyorlar, bu yüzden her zaman üstesinden gelmeleri gereken engeller var ki bu gerçek orta çağların hikayesiydi. Aquitane'li Eleanor gibi güçlü bir kadına sahip olabilirsiniz, iki kralın karısı olabilirdi ve yine de kocası, sırf ona kızdığı için onu on yıl hapse atabilirdi. Farklı zamanlardı ve bu bir fantezi dünyası, bu yüzden daha da farklı.
- Sonunda hangi strateji işe yarayacak?
Bu (hikayeyi) söylemek olurdu. Görmek için sonuna kadar gitmelisin.
- Karakterleriniz için, Jaime'nin Brienne of Tarth ile seyahat etmesi gibi harika ters karakterleriniz var. Tazı ile Arya gibi başka eşleşmeler de var. Bilinçli olarak ters karakter mi yaratıyorsunuz?
Drama çatışmadan ortaya çıkıyor, bu yüzden birbirinden çok farklı iki karakteri bir araya getirip geride durup kıvılcımların uçuşunu seyretmeyi seviyorsunuz. Bu size daha iyi diyalog ve daha iyi durumlar kazandırır.
- Tyrion için Joffrey’in ölümü işleri daha iyi yapmaz, işleri daha da kötüleştirir. Tyrion'un başı büyük belada ve tüm seri boyunca bir noktaya değinmeye çalıştığım bir şeyi kanıtlıyor: Kararların sonuçları var. Robb, Frey Hanesi'ne sözünü tutmaz ve Frey’in kızlarından biriyle evlenmezse, bunun onun için korkunç sonuçları olur. Tyrion’un sorunlarından biri de geveze olmasıydı. Serinin başından beri bir şeyler söylüyor, Cersei'ye bu üstü kapalı tehditler - "Bir gün bunun için seni alacağım, bir gün neşen ağzında küle dönecek." Şimdi, tüm bu açıklamalar onu gerçekten suçlu gösteriyor.
Sanırım katilin amacı, bunu başka bir Kızıl Düğün haline getirmek değil - Kızıl Düğün çok açık bir şekilde cinayet ve kasaplıktı. Bence Joffrey’in ölümüyle ilgili fikir, onu bir kaza gibi göstermekti - birisi kutlama yapıyor, Heimlich manevrasını icat etmemişler, bu yüzden birisi boğazına yemek taktığında, bu çok ciddidir. Bunu biraz İngiltere Kralı Stephen'ın oğlu Eustace'in ölümüne dayandırdım. Stephen, tacı kuzeni İmparatoriçe Maude'dan gasp etmişti ve uzun bir iç savaşla savaştılar ve anarşi ile savaş ikinci nesle aktarılacaktı çünkü Maude'un bir oğlu, Henry ve Stephen'ın bir oğlu vardı. Ama Eustace bir ziyafette boğularak öldü. İnsanlar hala bin yıl sonra tartışıyorlar: Boğuldu mu yoksa zehirlendi mi? Çünkü Eustace'i ortadan kaldırarak İngiliz iç savaşını sona erdiren bir barış getirdi. Eustace’ın ölümü [tesadüfi olarak] kabul edildi ve bence buradaki katillerin umduğu şey buydu - tüm krallık Joffrey’in bir parça turta üzerinde boğulup öldüğünü görecek. Ama güvenmedikleri şey, Cersei’nin bunun cinayet olduğuna dair acil varsayımıydı. Cersei bir an bile buna kanmadı. Bunun kaza sonucu bir ölüm olduğuna inanmıyor. Sahnenin çekildiğini gördünüz, boğulma ihtimali olduğu için mi karşımıza çıkıyor yoksa zehirlendiği çok açık mı?
- Neden “Buz ve Ateş Şarkısı” romanlarınıza tecavüz veya cinsel şiddet olaylarını dahil ettiniz? Bu sahnelerle daha büyük hangi temaları ortaya çıkarmaya çalışıyorsunuz?
Bir sanatçının gerçeği söyleme yükümlülüğü vardır. Romanlarım epik fantezi ama tarihten ilhama dayanıyorlar. Tecavüz ve cinsel şiddet, eski Sümerlerden günümüze kadar yapılan her savaşın bir parçası olmuştur. Onları savaşa ve güce odaklanan bir anlatımdan çıkarmak, temelde yanlış ve sahtekârlık olurdu ve kitapların temalarından birini baltalardı: insanlık tarihinin gerçek dehşetinin orklardan ve Kara Lordlardan değil, bizden kaynaklandığı... Biz canavarlarız. (Ve kahramanlar da). Her birimizin kendi içinde büyük iyilik ve büyük kötülük kapasitesi vardır.
- Kitapların bazı eleştirmenleri, bu tür sahnelerin Westeros dünyasının genellikle karanlık ve ahlaksız bir yer olduğunu göstermesi amaçlansa bile, romanların seyri boyunca bu anlara aşırı bir güven duyulduğunu ve belirli bir noktada olduklarını söylediler, artık şok edici değil ve heyecan verici hale geliyor. Bu eleştiriye nasıl yanıt veriyorsunuz?
Westeros'un "karanlık ve ahlaksız bir yer" olduğu fikrine itiraz etmeliyim. Burası Disneyland Orta Çağları değil, hayır ve bu oldukça kasıtlı ... ama kendi dünyamızdan daha karanlık veya ahlaksız da değil. Tarih kanla yazılır. Cinsel veya başka türlü "Buz ve Ateşin Şarkısı" ndaki vahşet, herhangi bir iyi tarih kitabında bulunabileceklerle karşılaştırıldığında soluk kalır.
Bazı cinsel şiddet sahnelerinin heyecan verici olduğu eleştirisine gelince, bana bu eleştirmenler hakkında kitaplarımdan daha çok şey söylüyor gibi geliyor. Belki onlar bazı sahneleri heyecan verici bulmuşlardır. Okuyucularımın çoğu, sanırım onları amaçlandığı gibi okudu.
Yazar olarak kariyerimin en başından beri felsefemin "göster, söyleme" felsefesi olduğunu söyleyeceğim. Kitaplarımda ne olursa olsun, eylemi özetlemek yerine okuyucuyu bunun ortasına koymaya çalışıyorum. Bu, canlı duyusal ayrıntılar gerektirir. Mesafe istemiyorum, seni oraya koymak istiyorum. Söz konusu sahne bir seks sahnesi olduğunda, bazı okuyucular bunu son derece rahatsız buluyor… ve bu cinsel şiddet sahneleri için on kat daha doğru.
Ama olması gerektiği gibi. Bazı sahneler rahatsız edici, rahatsız edici ve okunması zor olabilir.
- Martin, HBO şovunda yapılan küçük değişikliklerin daha sonra oradaki hikaye üzerinde ne kadar büyük bir etkisi olacağı hakkında biraz konuşuyor. TV yapımcılarının yaptığı seçimleri kontrol etmediğini bize bildirdiğinizden emin oldu.
- Robert’s Rebellion hakkında bir kitap yazacak mısın?
"Muhtemelen değil." Sonraki iki kitapta Robert’s Rebellion’a daha çok geri dönüşler ve imalar olacak. "Bu serinin sonunda olan her şeyi öğreneceksin". Bununla ilgili bir kitap o zaman çok ilginç olmazdı.
- Bize bir warg ejderha binicisi hakkında ne söyleyebilirsiniz?
Bir ejderhayı warglayan birinin geçmişte emsali yoktur. Ejderha ve binici arasındaki efsanevi bağın zengin bir tarihi var. Çok uzaklardan (hmm) bile sürücülerine yanıt veren ejderhaların gerçek ve çok güçlü bir bağ olduğunu gösteren örnekler olmuştur. Bununla ilgili daha çok şey öğreneceğiz. Okumaya devam edin.
- ASOIAF’taki en favori alıntınız nedir?
Tek bir tane yok ama Septon Meribald’ın savaş hakkında yaptığı konuşmayı seviyorum.
- Kendinizi kitaplarda hangi karakter olarak görüyorsunuz? İçinde en çok hangi karakter var?
Tyrion demek isterdim ama bu gerçekten Samwell Tarly. Tyrion daha çok aksiyon alıyor, daha çok yatıyor (kahkahalar) ama ben daha çok Sam gibiyim.
- Bir kitap okuyucu olarak, şovdaki benzer durumu izlemeden önce bunu okumak çok tatmin ediciydi (Arya, show’da Polliver'ı öldürürken Lommy'den söz ediyor, kitaplarda Raff). Bahsettiğiniz gibi, şov içeriğini kontrol edemezsiniz. Sezon 5'e doğru ilerlerken böyle açıklamaların önünde kalmak için daha fazla bölüm yayınlamayı planlıyor musunuz? Ayrıca Arya, o bölümde beklediğimizden çok daha yaşlı görünüyor. “Mercy”, gelecekte Dans'ın sonundan itibaren bir yıldan fazla mı oluyor yoksa sadece Arya'nın her zaman yaşından büyük görünmesi mi meselesi mi?
- [Martin'den büyük bir sessizlik]. Bu bölüm yaklaşık on yıl önce yazılmıştı ve önce Ziyafet'in sonunda olması gerekiyordu, ardından Dans'ın sonuna dahil edilmişti ama bir sondan çok bir başlangıç ​​gibi görünüyor, bu yüzden epey hareket etti. Çocukların biraz büyüyebilmesi için kitaplarda olması gereken beş yıllık boşluğun da bir parçasıydı. Bu, Arya ve Bran gibi karakterler için işe yaradı, ancak Jon Snow veya diğerleri için hiç işe yaramadı. Beş yıl önce Gece Nöbetçileri'nin Lord Kumandanı oldum. O zamandan beri pek bir şey olmadı… ”(kahkahalar). Arya'yı şimdiki yaşına geri getirmek için o bölümde biraz çalıştım. Orada zaman aralığı yok (hikaye dizisinde tam olarak ne zaman geldiğini söylemiyor). Unutmayın, bu bir önizleme bölümüdür, yine de geri dönüp yayınlanmadan önce üzerinde yeniden çalışabilirim.
[Sorum bu olduğu için tahmin ettiğime eminim ama Martin, Arya'nın yaşının burada bir sorun gibi göründüğünü biraz düşünmüş görünüyor. Bir çeşit, "O lanet bölümü bir daha yeniden yazmayacağım." 5. sezondan önce daha fazla önizleme bölümü yayımlayıp yayımlamayacağına dair gerçek bir yorum ve gösteriye neyin girileceğini kontrol etmediğine dair başka bir hatırlatma yok.]
- Tyrion babasıyla yüzleşmek için gittiğinde, ne yapacağını düşünüyor? Onunla sadece sohbet mi ediyorsun?
O noktada bunu düşündüğünü sanmıyorum. O sırada sefilleri oynuyor. Her şeyini kaybetti. Güvenli bir yere kaçırılacak ama orada ne yapacak? Lannister Hanesi'ndeki yerini kaybetti, saraydaki yerini kaybetti, tüm altınını kaybetti - bu, hayatı boyunca onu ayakta tutan tek şeydi. Cüce olmanın dezavantajları ne olursa olsun, şövalye olmak için gerekli fiziksel yetenekleri yoktu, ancak eski ve güçlü bir ismin ve bir şeyler satın almak isteyebileceği tüm altının büyük avantajına sahipti. Bronn gibi takipçileri ve onu savunmak için diğer insanları... Şimdi tüm bunları kaybetti ve aynı zamanda, kayıtsız şartsız sevdiği ve her zaman onun yanında olduğu tek kan bağı Jamie'nin hayatının bu travmatik olayında, nihai ihanette rol oynadığını öğrendi. O kadar incindi ki diğer insanları incitmek istiyor ve Shae'nin kendisine söylediği hesaptan nerede olduğunu anladığı ve bu merdivenin bir zamanlar onun olan bir oda olduğunu bildiği bir heves anı, şimdi babası ondan gasp etti. Bu yüzden babasını görmek için yukarı çıkıyor ve oraya vardığında ne söyleyeceğini ya da yapacağını bildiğini sanmıyorum ama - bir kısmı bunu yapmaya mecbur hissediyor. Ve tabii ki sonra Shae'yi orada buluyoruz, bu onun için ek bir şok, karnındaki ek bir bıçak.
Bence bazen insanlar çok zorlanıyor, bazen insanlar kırılıyor. Ve bence Tyrion zirve noktasına ulaştı. Cehennemden geçti, defalarca ölümle yüz yüze geldi ve gördüğü gibi bakmaya çalıştığı, onayını kazanmaya çalıştığı tüm insanlar tarafından ihanete uğradı. Hayatı boyunca babasının onayını almaya çalışıyordu. Ve şüphelerine rağmen, Shae'ye aşık oldu, kalbini ona vermesine izin verdi. Artık yapamayacağı bir noktaya ulaşır. Sanırım iki eylem, birbirlerinin anlarında gerçekleşse de oldukça farklı. Lord Tywin'e öfkeliydi çünkü ilk karısı ve ona olanlar hakkındaki gerçeği öğrendi ve Tywin ona fahişe demeye devam ediyor - Lord Tywin'in mantığına göre... Lord Tywin, Tyrion'u sevmediği için kimsenin Tyrion'u sevemeyeceğine inanıyor. Demek ki cüceyi Lannister olduğu için yatağına yatırmaya çalışan alt sınıftan bir kız olduğu açık, böylece leydi olabilir, parası olabilir ve bir şatoda yaşayabilir. Yani temelde bir fahişe olmaya eşdeğer - statüye sahip olduğu için ona bayılıyor ve Tyrion'a bu konuda bir ders vermeye çalışıyor. Ve böylece yarasına tuz dökmeye benzeyen "fahişe" kelimesini kullanmaya devam etti ve Tyrion ona bunu yapmamasını, o kelimeyi bir daha söyleme dedi. Ve o kelimeyi tekrar söyledi ve o anda, Tyrion'un parmağı tetiğe bastı.
Shae ile bu çok daha kasıtlı ve bazı yönlerden daha acımasız bir şey. Bu anlık bir hareket değil, çünkü onu yavaşça boğuyor ve kadın kurtulmaya çalışıyor, kavga ediyor. İstediği zaman bırakabilirdi ama öfkesi ve ihanet duygusu o kadar güçlü ki bitene kadar durmuyor ve bu muhtemelen şimdiye kadar yaptığı en kara eylemdi. Lord Tywin'in yaptığı küçük gösteriden sonra onu terk ederek ilk karısına yaptığı şey ve onun ruhunun büyük suçu bu... Şimdi Westeros standartlarına göre, bu hiç de suç sayılmaz - "Yani bir lord, bir fahişeyi öldürdü, sorun değil." Bunun için, düşük doğumlu kadınlara, fahişelere ve meyhane fahişelerine hor gören, onları kullanan ve atan diğer lordlardan ve şövalyelerden daha fazla cezalandırılması olası değildir. Bu dünya için bir şey değil ama yine ona musallat olacak bir şey olsa da babasını öldürme eylemi sonsuza dek arkasını olmayacak bir şeydi çünkü hiçbir insan bir akraba katili kadar lanetli değildir.
Tywin, Shae'yi biliyordu. Muhtemelen onun, açıkça “o fahişeyi saraya getirmeyeceksin” dediği ve Tyrion'un ona tekrar meydan okuduğunu ve o fahişeyi saraya çıkardığını söylediği aynı kamp takipçisi olduğunu anladı. Burada tam olarak ne olduğuna gelince, bu gerçekten konuşmak istemediğim bir şey çünkü hala açıklayamadığım ve daha sonraki kitaplarda açıklanacak yönleri var. Ancak tüm bunlarda Varys'in rolü de dikkate alınması gereken bir konudur. Kitaplardaki Shae, Tyrion hakkında başka bir john(?) kadar umursamayan, kampı takip eden, manipülatif bir fahişedir ama o, küçük bir genç seks kedisi gibi, tüm fantezilerini besleyen çok uyumludur; o gerçekten sadece para ve statü için yaşıyor. O, Tywin'in Tyrion’un ilk karısının aslında olmadığını düşündüğü her şeydir.
- Ona ilham veren Frost şiiri dünyanın sonu hakkındadır ve bu, Martin'in icat ettiği evrenin yedinci kitabın sonunda sıcak ya da soğuk ya da muhtemelen her ikisi ile yok olması gerektiğini ima ediyor gibi görünüyor.
Yazar kıkırdıyor: "Bu konuda yorum yapmayacağım. Bunun için iki kitap için endişelenebilirsin. Ama tüm insanların ölmesi gerektiği doğru."
- Web sitelerinde görünen birçok hayran teorisi sorulduğunda Martin şunları söyledi: "Bu konuyla boğuştum, çünkü okuyucularımı şaşırtmak istiyorum. Bir okuyucu olarak öngörülebilir kurgudan nefret ediyorum, öngörülebilir kurgu yazmak istemiyorum. "Okuyucumu şaşırtmak ve memnun etmek ve onları geldiğini görmedikleri yönlere götürmek istiyorum ama planları değiştiremem. 90'lı yıllarda ilk fan panolarını okumamın ve durmamın nedenlerinden biri de bu. Birincisi, zamanım yoktu, ancak iki konu tam da bu. O kadar çok okuyucu kitapları o kadar dikkatle okuyordu ki bazı teoriler ortaya atıyorlardı ve bu teorilerin bazıları eğlenceli boğalar ve yaratıcı olsa da, teorilerin bazıları haklı. En az bir veya iki okuyucu, kitaplara yerleştirdiğim ve doğru çözüme ulaştığım son derece ince ve belirsiz ipuçlarını bir araya getirmişti. Öyleyse ne yapmalıyım? Değiştiriyor muyum? Bu konuyla boğuştum ve bunu değiştirmenin bir felaket olacağı sonucuna vardım çünkü ipuçları vardı. Bunu yapamazsın, o yüzden ben devam edeceğim.”
- "Kurtlar, Amerika'nın soyundan gelen ve binlerce yıl öncesine dayanan Avrupa folklorunun bir parçasıdır. Roma, Romulus ve Remus'ta - kurtlar ve insanlar arasında her zaman bu ilişki vardır." Bu ilişki Martin'in dizisinde defalarca görülüyor ve Martin'in son iki kitap sonunda piyasaya sürülürken devam edeceğini söyleyeceği bir şey. Özellikle Arya'nın kurdu Nymeria önemli bir rol oynayacak. "Biliyor musun, bir şeyler hakkında bilgi vermekten hoşlanmam." diyor Martin, yüzüne yayılan bir gülümsemeyle. "Ama kullanmayı düşünmediğiniz sürece dev bir kurt sürüsünü duvara asamazsınız."
- İşinize aşina olmayanlar için dizi hayali bir dünyada geçiyor. Krallığın kontrolü için bir mücadele var. Bu hanedan savaşı, esasen üç ana olay örgüsünden biridir. Bu tür insanüstü karakterleri içeren başka olay örgüsü satırları da var ve sonra eski tahtının geri dönüşünü arayan sürgün Targaryen kızı var. Neden bu üç ana olay örgüsü?
- Tabii ki uzakta olan iki şey var - Sur’un kuzeyindeki şeyler (Diğerleri) ve sonra diğer kıtada ejderhalarıyla Targaryen var - elbette "Buz ve Ateşin Şarkısı" başlığının buz ve ateşi. . " Yedi krallığın başkenti olan King's Landing'de ortada meydana gelen merkezi şeyler, çok daha fazlası tarihi olaylara ve tarihi kurguya dayanıyor. Güllerin Savaşları'ndan ve 100 Yıl Savaşları etrafındaki diğer bazı çatışmalardan gevşek bir şekilde alınmıştır, ancak elbette fantastik bir twist ile. Biliyorsunuz, başladığım dinamiklerden biri, King's Landing'deki yedi krallık içindeki küçük güç mücadeleleri tarafından bu kadar tüketilen insanlardı - kim kral olacak? Küçük Konsey'de kimler olacak? Politikaları kim belirleyecek? - krallıklarının çevresinde çok uzakta meydana gelen çok daha büyük ve daha tehlikeli tehditlere karşı körler...
Ve tabii ki, bunu tarih boyunca görebilirsiniz. Tarihte yer alan ortak bir dinamiktir. Biliyorsunuz, Yunan şehir devletleri, İsa'nın doğumundan önce, biliyorsunuz, Makedonyalı Philip hepsini fethetmek için ordularını oluştursa bile birbirleriyle kavga ediyorlar ama bunu modern zamanlarda bile görüyorsunuz, biliyorsunuz - Fransa'nın Üçüncü Cumhuriyet döneminde, Nazi tehdidi yükselirken siyasi mücadeleleri... Ancak Fransız siyasetçiler neredeyse Nazilerle arkadaş olmayı tercih ediyorlardı. Ve belki modern gündeki derslerimiz de. Kim bilir? Demek istediğim, şu anda dünyamızda iklim değişikliği gibi şeyler oluyor, bu, nihayetinde tüm dünya için bir tehdit. Ama insanlar onu politik bir futbol yerine kullanıyorlar, bilirsiniz… Herkesin bir araya geleceğini düşünürsünüz.
Bu, muhtemelen insan ırkını yok edebilecek bir şey. Bu yüzden, özellikle modern zaman meselesine değil, kitabın yapısıyla ilgili genel bir şey olarak bir analog yapmak istedim.
- Kitapta ( Buz ve Ateşin Dünyası) ipuçları bulmayı uman hayranlar için bir soru kalıyor: Tarih tekerrür eder mi? Martin’in arsız yanıtı: “Yankılanan bir evet ve hayır. Biraz belki. "
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.08.23 17:51 Ektaynot Uzaylılar türk olsa herkes bisexual olurdu

Çok güzel bir öykü.Biraz uzun ama sabırla okumanızı öneririm. Bitmiş tükenmiş bir adamın hikayesini anlatacağım sizlere... Lütfen kendinizi onun yerine koyarak okuyunuz.
Meslek hayatınız bir biçimde nihayetlenmiş. Ömür boyu hayalini kurduğunuz emekliliğe sağ salim ulaşmışsınız. Nohut oda, bakla sofa evinizde huzurla dinlenip, sabahları sardunyalarımı sularım , bir kafeste kanaryamı beslerim dediğiniz o vakit gelmiş.
İlk birkaç gün şahane geçiyor, eş dost ziyaretleri, devlet dairelerinde tezahüratlarla kapılardan karşılanmalar, çaylar, kahveler, “Ooo ne şanslısın üstadım, darısı başımıza...” lar, evde hanımla sabah keyifleri derkeeen... Üst üste aynı yerlere gittikçe insanlar masanın önündeki sandalyeyi göstermemeye, hatta meşguliyet bahane ederek başını bile kaldırmamaya, hanım da “E bey, sen biraz çıksan da gezsen...” demeye başlayınca anlıyorsunuz hanyayı konyayı.
Kendinizi işe yaramaz, boş, hiç bir şey üretmeyen biri olarak görmeye başladığınızda çöküş de peşinden gümbür gümbür geliyor. Her yerde fazlalıksınız, eski iş yerinizde, evinizde... Zaman nasıl geçer, hayat böyle sürer mi??
Eski saygı gördüğünüz günlere duyduğunuz özlem size hayatınızın belki de en önemli kararını aldırıyor. Koca adam, evdeki somyaya kapanıp hüngür hüngür ağladığınız gecenin sabahı , gidip başvuruyorsunuz İl Eğitim Müdürlüğü’ne : “Ben yeniden öğretmenlik yapmak istiyorum. Atayın beni Anadolu’nun bir köy okuluna!”
Şaşırtıcı bir hızla yerine geliyor dileğiniz. Polatlı’ya bağlı Keltepe köyüne yol görünüyor. Cumhuriyetin ilk yılları sayılır hala. Yol yok, elektrik yok, bozkırda bir kıraç köy. Numunelik niyetine bir tek tane ağaç, bir yeşil çalı dalı yok. Sarı, sapsarı, ruhsuz, şekilsiz, çiğnenmemiş bir mezarlık kasvetinde bir köy. Evler bile ev değil de köstebek tümseği gibi görünüyor gözünüze.
Bir kağnıyla götürüyor adamın biri sizi oraya. Karşıdan görünüverince ilk aklınıza gelen şey şu : “Sevmedim bu köyü. Hiç sevmedim.!” Kağnıcı sanki duymuş gibi iç sesinizi, “ Efendi, sen buralarda edemen ya, hadi hayırlısı” deyiveriyor.
Gecenin bir vakti bir gariban köylü sizi karşılayıp derme çatma bir kulübeye götürüyor, samandan bir yatak, ölü ışıklı gaz lambası, pis bir oda. Köyün hafızı ile aynı tek göz odayı paylaşacaksınız üstelik. Ne yapsın adam, soğumuş bulgur pilavını sizinle paylaşıyor, “Kusura bakma” diyor, “Yanında ekmek veremiyorum. Ekmek bile bulunmaz burada. Ekmeksiz köy burası!” Tüm gece bakışlarınızı tavana dikip “Ne yaptım ben??” diye kendinize söveceğiniz bir korkunç gece. Sabaha aldığınız karar şu, aynı kağnıcıyla gerisin geri evinize dönmek. Hem de hemen. El ne derse desin. Bu kabus yerde kalmanız mümkün değil. !
Sabah bir uyanıyorsunuz ki kağnıcı çoktan çekmiş gitmiş. Karşınızda bir başka gariban, ufacık tefecik, sivri sakallı bir ihtiyar. Üstü başı dökülüyor, şahrem şahrem nasırlı ayaklarında parçalanmış pabuçlar, lime lime bir mintan. Sarı Çavuş’muş adı. Kendine görev bellemiş, illa köyü gezdirecek size.
İlk durak okul. Gözleriniz yerinden uğruyor resmen. Okul binası, dört yıkık dökük duvar, cam yok, pencere yok, içinde de muhtarın davarları otluyor!! Ne bekliyordunuz ki zaten.
Şöyle bir dolanıyorsunuz etrafta. Her yer bataklık. O yüzden köy halkı sıtmadan kırılıyor. O vıcık vıcık çamur yemiş bitirmiş berekete dair ne varsa. Kısacası Keltepe köyünün katili işte tam da burası. “Sıtmabükü” diyorlar oraya. Kocaman yeşilimtrak sinekler kaynıyor üstünde.
Haydin öğlen oluyor, iki yumurtaya yufkaları bana bana karnınızı doyurmaya çalışıyorsunuz. Baktığınız her yer sefalet, yokluk... Bir testide de su var. O kargaşada o sudan ne zaman bir yudum alsanız tadına hayret ediyorsunuz. Bu.. bu su nasıl böylesine lezzetli olabiliyor?
Sarı Çavuş “Bu su, bataklığın tam ortasında Üçgöze’lerden çıkar “diyor, “Hakkın hikmeti...”
Cidden o Sıtmabükü’nün tam ortasında bembeyaz kumlar arasında bir billur su kaynağı var. İnanılır gibi değil. Meğer eskiden oralardan gürül gürül akan bir dere varmış. Kenarları hep söğütlük, meşelikmiş. Sonra sellerle önü tıkanmış o güzelim suların, kayalar inmiş içine, akıntı yolu kapanınca da olmuş size bir bataklık.
O ihtiyarcık, o üstü başı yırtık adamcağız, size bir güç veriyor anlattıklarıyla nedense. Bir gün önce dünya ayaklarınızın altından kayarken şimdi kendinizi güçlü hissediyorsunuz bir şekilde. Ne yaptı bunu, bir yudum lezzetli su mu??
Düşünmeye başlıyorsunuz, belki de bir umut vardır. Bataklık belki sadece yüzeydedir, ya altında o billur gibi su kaynıyorsa ?
Ertesi gün köyün imamını ziyaret ediyorsunuz. Yataktan kalkamıyor ne zamandır. Öyle aydınlık, öyle bilge, öyle tatlı dilli bir adam ki. Yattığı yerden size o ekmeksiz köyün tüm geçmişini anlatıyor, nasıl bir cennet mekanken bu bataklığa dönüştüğünü bir daha dinliyorsunuz...
Çıkışta bir müjdeli haber var ödül gibi: Muhtar okuldaki davarlarını almış. Samanları boşaltmış. E hadi bir teşekkürü hak etti, bir ziyaret de ona. Öyle dertli ki adamcağız : “Bu gidişin sonu kötü efendi. Sığırlarımız ot diye toprak yalar. Ekini tarladan avuçlarla yolduk. Açız, hastayız...” Anlayacağınız köy dağıldı dağılacak. Ah şu Sıtmabükü.! Canına okuyor herkesin.
Farkında bile olmadan Keltepe’de kalmaya karar veriyorsunuz. Her gün ertesi gün gidebileceğinizi düşünerek geçiyor zaman. Bir sabah köyün bağlı olduğu Polatlı’ya pazara gitmeye niyet ediyorsunuz. Gece kalacağınız hana doğru yürürken çay bahçesinde bir kalabalık çekiyor dikkatinizi. İlçenin tüm ileri gelenleri oturmuş sohbetteler. Bir babacan Albay var, anlattıkça anlatıyor neler yapmış Polatlı’ya, ne atölyeler, ne tamirhaneler, sayesinde bu kışlalar, bu lojmanların harcında taş taşımış herkes. Hah diyorsunuz, işte bana bu lazım. Herkes çekilince usulca sokuluyorsunuz Albay’a. Yanından ayrılırken eline bıraktığınız ufacık not kağıdı var. Ne mi yazıyor içinde? “ 5 büyük, 3 küçük pencere, 1 kapı, bir de yazı tahtası”.
Köye bir dönüyorsunuz ki mektep binası baştanbaşa sıvanmış, merdivenler yıkanmış, sulandırılmış toprakla her yer cilalanmış . Daha ona sevinmeye kalmadan iki gün sonra bir atlı arabayla pencereler, kapılar gelmiyor mu?! Hem yanında iki sandalye bir masa, iki de gemici feneri ile. Gazyağını bile unutmamış yollamışlar. Var ya, dünyalar sizin oluyor, dünyalar..!! Siz böylesine gayret ederken köylü durur mu? Bir güzel de kireç badanası yapılıyor okula. Artık ekmeksiz köyün o köstebek tümseği gibi zavallı evlerinin içinde pırıl pırıl parlayan bir bembeyaz okulu var!
O gün,işte o gün... Karar veriyorsunuz : “Eğer bu insanları bu perişan halden kurtarırsam, eğer yüzlerini güleç tutar, onları ümitlerle hayata bağlarsam... Bu Sıtmabükü günün birinde altın başaklı tarlalar, yemyeşil bostanlarla donanır mı? Bu köyde ölmüş bir çamur yığını değil, asil bir mayadan yoğrulmuş, uyandırılmaya muhtaç bir insan hazinesi var. Burada ben, açlığa, çoraklığa, bataklığa, sahipsizliğe rağmen toprağını bırakmayan, ona yapışan, yenilen, fakat geri çekilmeyen insanların arasında bir savaş cephesindeyim.”
Okulun açıldığı gün, köyün çocukları geliyor. Öylesine yabaniler ki, utanmaktan bahçe kapısına bile yanaşmıyorlar. Zorlamıyorsunuz onları. Gülümseyerek bekliyorsunuz. Sonunda içlerinden biri, ufacık tefecik bir kız çocuğu alacalı entarisini dalgalandırarak geliyor yanınıza. Bahar çiçeği gibi tazecik. Onunla birlikte öteki çocuklar da cesaret buluyorlar. Sıralanıyorlar mektepteki üç beş sıraya.
Kaldırıyorsunuz birer birer. İsimlerini söylemeleri lazım. Fakat o da ne? Çocukların hiç biri soyadlarını bilmiyor. ! Soyadlarını bilmiyorlar yahu, soy adlarını.! Allahtan akıl edip tüm haneleri tek tek dolaşıp liste tutmuşsunuz, bakıyorsunuz önünüzdeki listeye, tek tek öğretiyorsunuz, “Oğlum senin soyadın Sungurlu. Söyle bakayım...” “Ben Gülizar. Hidayet’in bebesiyim.” “Ha kızım, senin adın Gülizar Alanlı. Tekrarla bakayım...”
Adım adım oluyor herşey. Muhtar, komşu köylerden söğüt soymaları buluyor çatıyı devşirmek için. Siz gidip Toprak Mahsulleri ofisinin bahçesinde yere atılmış kiremitleri istiyorsunuz Müdür’den. E bir de Su İşleri Müdürlüğü’nden kamyon. Onların taşınması bile başlı başına iş. Okul soğuk çünkü. Her çocuk kolunun altına bir tezek sıkıştırıp geliyor ki ısınabilsinler. Çatı yapılmadan kış dayandı mı vay halinize...Çocuklar o tezeği taşımasın diye bir çare ararken İmam yetişiyor imdada. İmam hakkı, muhtar hakkı gibi, bu sefer de tezek vergisi kesiyorlar köylüye. Çocuğu olsun olmasın, herkes bir tezek verecek.
Okul tamam. Sıra geldi Sıtmabükü’ne. Gencecik, idealist bir Kaymakam var. Onunla tanışmanız herşeyin dönüm noktası. Öncelikle bir doktor yolluyor köye. Şu sıtma işi bir çözülmeli. Demeye kalmadan Devlet Su İşleri’nden memurlar geliyor. Aman ne büyük olay, herkes ayakta, yürekleri ağzında.
Ve mucize başlıyor.! Diyor ki o gencecik mühendisler, “Sen haklısın hoca, batalık fos, altında gürül gürül su kaynıyor. İnsan burasını sanki kendi yüzünü jiletle traş edermiş gibi kısa zamanda parlatır. Toprak bir kez meydana çıkınca da Sıtmabükü yokolur, olur sana Keklikpınarı. Sonra getirdiği altını kürekle karıştırırsınız.”
Anadolu’nun en berbat , en ölmüş köyünde , en fakir insanları arasında bir köy öğretmensiniz ama ümitler içindesiniz artık. Gönlünüz ferah. Keltepe ile Polatlı pazarı arasından başka dünyaları olmayan bu insanlara ufukların sınırlarını açmak, yarın açacakları kapıların anahtarlarını vermek sizin göreviniz.
Okulda gençlere akşam kursları, yaşlılara özel dersler, tüm köyün çocukları öğrenciniz artık. Bir Köy Odası açıyorsunuz ahali toplanıp muhabbet edebilsin diye. Hareketleniyor köy, canlanıyor, güçleniyor, özgüveni artıyor günden güne. Biliyorlar ki Sıtmabükü denen canavar yenilebilir. Mümkün yani kaderlerini değiştirmek.
Ve değişiyor da. O üstünde yeşil sineklerin uçtuğu sarı bataklığın ortasından billur bir akıntının özgürce süzülmesi ile başlıyor değişim. Bir ekskavatör kepçesi yetiyor onu yenip yoketmeye.
Sulanan topraklar yeşeriyor, kadastrodan memurlar gelip köylüye toprakları dağıtıyor, Şeker Şirketi’nden mühendisler gelip pancar ekimini anlatıyorlar. O kıraç, o ölü topraklarda yumruk yumruk şeker pancarları büyüyor. İlk yıl için ekme, sürme hep şirketten. İlerde hesaptan düşülecek bunlar.Öyle de bir nimet ki bu pancar, 1.000 dönüm bereketli toprak 4.000 ton ürün veriyor. İlk avansı da elden getirmişler üstelik. Trink para. Hayatında mı görmüş Keltepe’liler onca kaymeyi bir arada... Bayram var, bayram..!! Bununla da bitmiyor üstelik, bir de şeker primi varmış ödenecek. Hem de parasız. Vagonlar yüküyle şeker. Hem de şahane bir adet var, şeker primi “kadınların” hakkı, ona erkekler dokunamaz.
Muhtar inanamıyor hala. “Efendi , bizi bir adam yerine koydular ki şaşarsın!”
Efendim o Keltepe, o ekmeksiz köy, oluyor size "Keklikpınarı". Artık bostanlar mı istersiniz, bağlar mı, 30.000 kavaklık köy korusu mu, kooperatifler mi, süthaneler mi, arı kovanları mı...
Asrın temposuna ayak uyduramamış, ama efendi bir millet onlar. Hem de dünyanın hazineleri üzerinde yaşıyorlar da farkında değiller. Ta ki... Bir tek kişi... Oraya ayak basana kadar... Hayatına küsmüş, yolun sonuna geldiğine inanmış bir emekli öğretmen, cennetin kapılarını açıyor onlara. Havada , kökünden kopmuş, kendine yabancılaşmış bir aydın değil o. Çamura batmışken bile elindeki bayrağı havada tutabilen biri.
Okuyanlar anlamıştır. Tanımayanlara bilgi vereyim, Şevket Süreyya Aydemir’in “Toprak Uyanırsa” kitabı. Ağlaya ağlaya okudum. Burnumu çeke , çeke. Metroda, parkta, AVM’lerde, hiç utanmadan gözyaşlarımı akıta akıta okudum.
Ülkemin bu bereketli toprakları uyuyor diye ağladım. Toprak uyandığında olacak mucizelere tanık olduğum için ağladım. “Ben tek başıma ne yapabilirim ki?” zihniyetinin nasıl yolumuzu tıkadığını bir kez daha fark ettiğim için ağladım. Çoğu yerde mutluluktan ağladım. Şahane bir film izler gibi. Kimi zaman sadece ekmeğe muhtaç olmak da değil, “erdemler” konusunda bir çoğumuzun kendimizi o Keltepe sığırları gibi açlıktan toprağı yalıyor gibi hissettiğimizi düşündüm.
Sonra dedim ki, Sıtmabükü bataklığı ile Keklikpınarı cenneti arasındaki fark, incecik, ipincecik bir çizgi. Adına da “bakış açısı “ diyoruz. Tıpkı umutla umutsuzluk arasındaki sınır gibi. Ayağın bir taraftayken elinde karamsarlık var, diğerinde iyimserlik ve emek var. Bu kadar yalın, bu derece basit.
Ne zaman kendimi umutsuz hissetsem “Sıtmabükü’nün bataklığı fos Bige.” diyeceğim kendime. “Altında billur gibi su çağlıyor."
O köy öğretmenini umutsuzluktan umut tarafına geçiren ilham bir yudum lezzetli su olmuş.
Sen... bir bak etrafına, tertemiz bakışlı bir oğlan çocuğu, sana evladım diye hitap eden hiç tanımadığın bir teyze, elindeki ağır poşeti taşımana yardım eden pazarcı kardeş, bahçedeki kediyi besleyen komşun, caddede ezilen martıyı kucaklayan adam, bastonlu annene tüm trafiği durdurup yol veren kamyon şoförü, apartman görevlisinin dünya tatlısı afacan oğlu, hepsi, hepsi birer ferah yudum su olsun aksın taa içine...
Ununu elemiş duvarına asmış, ama yine de konfor alanından çıkıp memleketine hizmet için çabalayan bir emekli öğretmen kadar olamayacaksan seni mutsuz eden hiç bir şey hakkında şikayet etme hakkına sahip değilsin.
“Sen” harekete geçmeden, sen farkı yaratmaya başlamadan değişmeyecek hiç bir şey. Keklikpınarı’na ulaşmanın yolu buradan geçiyor.
Ama önce inanacaksın.
“Sıtmabükü fos.”
“Altında dünyanın en güzel suyu çağlıyor “
Anlayacağın, beklediğin mucize Sıtmabükü’nün içinde.
Bige Güven Kızılay 09.07.2018
submitted by Ektaynot to kopyamakarna [link] [comments]


2020.08.19 13:23 galaksigezgini42 Harika boş yaptığım bir konuyla yine beraberiz. Yeeeey!

BEN KİMİM? Hepinize hayırlı günler ola. Bu post benim davranışlarım hakkımda bilgi veren bir içeriktedir. Yine de çok bir şey beklemeyin, genelde bildiğiniz konular. Okudukça yeni bilgiler edinebileceğinizi umuyorum. Bu yazı bir günde yazılmadı günlerce üstünden geçildi, eklemeler yapıldı. Aşağıda bazı konuştuğum kişileri "ne olarak" gördüğümde yazılı. En alta inin görmek için.
1)Genel Bahsetme
17 yaşındayım, genel olarak burdurland'te dolaşıyorum merak edenler için. He akıl yaşım daha küçüktür orasını bilemem. Çok bir eğitimim yok, ingilizcem bile 3 tekerlekli bisiklet seviyesinde. İnsanlara saygılı olmayı severim. Bana bir adım atıp elini uzatana elimi veririm. Tabi şimdi kavga etmeyi de severim, arasını bulmaya çalışıyoruz işte. Normal hayatta karşılaşırsanız suskunumdur burdakine göre yani yadırgamayın. Yalnız takılmayı severim pek arkadaş edinmem, bir kaç tane de dost dediklerim var geçiniyorum öyle. Aşık olmayı çok önce bıraktım, yoluma bakıyorum. Nedenini bilen bir kaç kişi var, onlara sorun çok merak ediyorsanız. Ne kadar çok insana değer verirseniz çekeceğiniz acı o kadar artıyor ya da hata yapma payınız yüzdelik değil çarpım olarak artıyor. Onun dışında konuştuğum kişilere göre; egoluyum, kızgınınım, saygıdeğer biriyim, ne dediğimi bilmez biriyim, insanlığa önem veren biriyim, insanları katletmek isteyen biriyim, kandın düşmanı, aklı beş karış havada vs. vs. istediğiniz gibi bahsedin benden. Ben de alınma gücenme yok. Adımı açıklamayacağım tabi ki onun Doctor'un koruduğu gibi korumayı yeğlerim. Bana ulaşmak isterseniz Dm'mi ne diyor bu yeni nesil, sohbet kısmı var ya orası hep açık size. Kimseyi engellemem -birini engelledim- onu da kaldıramıyorum, nereden kaldırılcak bilemiyorum. Son olarak idari işlermiş, yönetimmiş oralarla işim yok ben halkın arasında kalmak istiyorum.
2)Yazım Tarzım
Yazım kurallarına dikkat etmeyi severim, normalde dikkat etmezdim fakat bir ara bir şeyler oldu; hatırlamıyorum. Sonra özen göstermeyi başladım. Yorumlarımı ister ironik anlayın ister ciddi, hepsine verecek cevabım var. İçimde farklı kişilikler konuşur ve ben en beğendiğimi yorum atarım yani bir gün bazı konularda kendimle çelişebilirim ya da olaya göre karşı tarafı savunabilirim, çok fazla nedenden olabilir, onları sayamayacağım. Kimin ne yazdığına dikkat etmem. Benim için yazılan önemlidir, kin tutmam. Ortaya bir dava koyarım ama sorsanız çıtkırıldım bir bedene sahip, sivilceli ergen yazıyor işte boş boş (kendimi tarif ettim). Küfür etmem fakat sinirlendiğimde çok fena giydirebilirim ama sinirlenmem (ya işte cevap veremem filan demiyor da kıvıtıyor dansöz gibi). Herkesin insanlık haklarını savunurum FAKAT LGBTplus diye bir grup var ya gösteri filan yapıyorlar. Ancak idam filan edilmeye ya da toplu katledilmeye başlarlarsa vb. durumlarda onları savunurum. Eh engelleyecekler engellesin şimdi boşuna tantana etmeyelim daha sonra. Sanki sizin boğazınıza kelepçe takılıp sabahtan akşama kadar piramitlere taş taşıdınız, bu kadar bağırmanızın sokaklara dökülmenizin başka sebebi olamaz. Biraz sessiz olsanız kimse dönüp bakmayacak bile. Hepimiz tek bir gemi de yaşıyoruz, sanki yeterince sorun yokmuş gibi siz çıkıyorsunuz. Amerika ve Çin'den ne çıksa zaten bir yerinde var hayırsızlık.
3)Bu ne olsun bilemedim ras(t?)gele bahis-i vukuat yapacağım.
Redditte bir çok yeni düşünceli insanla tanıştım bunun bana yararı baya bir oldu. Şunu biliyordum ama içli dışlı kavradım artık "hepimiz aynı gemideyiz, ne kadar kavga etsekte yine beraberiz". İnsanları sınıflandırmayın artık; yok sağcı-solcu, eşcinsel-aseksüel, zengin-fakir, köylü-şehirli, genç-yaşlı. Bir şeyi bir eleştiririm, iki olur, üç olur, döndüncüde fikir sunmuyorsam sorunu çözmek için eleştirdiğim fikirden farkım kalmaz, bu Burdur'daki bir kesme ilk sözüm. İkinci ise " Kadınımızı hele ki anadoluyu bilmiş türk kadınımızı aşalayıcı sözcüklerle tabir etmeyi, genellemeyi ve İnstagram tarzı paylaşımlar yapmayın" aynı Ceza'nın da bir zamanlar dediği gibi. Benle istediğiniz gibi konuşun, yazdım mı bunu bilmiyorum ama tekrar hatırlatayım kapım hep açık. Erkeğim bu arada, bazıları kız sanabiliyor. Anarşist biri gibi gözükebilirim ama yönetime saygım vardır. İnsanlardan sır saklamalarını istediğimde bunu bozarlarsa hiç azmedemem fakat iki kişinin bildiğinin sır olmadığını bilirim. Komplo teorilerinin çoğu bana haklı gelir. İnternette sadece kendini görüyor diye büyükleriyle dalga geçen ve onların tecrübelerini görmezden gelen "Z" kuşağına benim de saygım yok. Hadi bakalım demet akalın hacı bizim mekana akalım hop beyler mekanın sahibi geldi fero arabana bakalım, hobaaaa.
4)Zevklerim
[Yukarda bahsettim ya kendimle çelişebilirim diye, asla kendimle çelişmeyeceğjm konular vardır.]
Müzikten başlayalım: Benim müzik kulağım yok. Elanur'dan Ceza'ya oradan Murat boz ve Sandal'a kadar çok geniş bir yelpazede dinleme yapabilirim. Enes Batur izlemiyorum, korkmayın. Barış Özcan'ı sevmiyorum ama izliyorum mecbur. Yeni konuları güzel bir şekilde harmanlayıp türkçe olarak sunuyor sağ olsun. Ruhi abimizin gezip göstermesini çok seviyorum. Murat Soner, Saniye Bey, Hugola, ADÇ, Berk Vural, Porçay, F&F ve anlamsız videolar izlemeyi seviyorum. Ders olarak matematik, biyoloji, fizik, edebiyat (hocalarım sağ olsun, sevdirdiler.) Tarihe ilgim vardır. 2. Abdülhamit'e özel bir eğilimim var. Ekonomiyle aram yoktur, keşke olsa da neye yatırım yapacağımı bilsem. Yeni teknolojiyi desteklerim ama insan kontrolünden çıkan ve dış müdahale tehlikesi açan teknolojiler beni endişelendiriyor. En basit ve şaçmasından: Koronavirüs aşısını yaparken bize patlayıcı nanobotlar -ya da başka işlevli olabilir- enjekte etseler sonra da 5G'de kullanılan teknoloji ile bizi öldürebilseler nasıl olur diye düşünüyorum. Ölmek benim için sıkıntı değil fakatta asfalta düşen pasta gibi de olmasın be sonumuz. Şu P!nç'tekj adamı hiç sevmiyorum. Bilgisiyar konusunda yetenekli değilim, donanım ve yazılım olarak. Bilim kurgu, aksiyon, komedi severim. Aşk, dram özellikle korkuyu benden uzak tutun. Vallahi de billahi de kız gibi çığırırım. Toprağın altına verdiklerim için ağlamam. Çoğunlukla topluma ayak uyduramam, sevmiyorum be agalar, olmuyor. Bisikletten anlarım az uğraşmadım benimkinle. Motorsiklet mi, araba mı araba derim. Kitap okumayı severim ama başlayıp ilk 100 sayfa okumak çok zor. Sonrası zaten gümbür gümbür geliyor. Umrumda değil dünya, tek umrumda olan "rüya". Çoğu konuda yarı cahilim, benle tartışmak isterseniz aklınızda bulunsun. Her zaman gideceğim yere ne kadar erken çıksam da geç varırım, çözümünü bilen yazsın. Güldür güldür'e gülüyorum zoomer hadi englle beni. Dışarı olabildiğnice az çıkarım, zevk sefa sürmeye, restorantlarda para harcamaya gelmedim ben. Haber izlemeyi de severim. Fox ile Atv'yi izleyip iki yarım elmayı birleştiririm,biraz da internet serperim. Numan Kurtulmuş'tu sanırım; evlenmeyen insanlarla ilgjlj zırvaladı bir kaç şey, alındım doğrusu. Bir de rahatsız etmek gibi oluyor ama ülke duvara toslayacak acaba her siyasal kesim kendj çıkarlarını bir kenara bırakıp ülkeyi tamir edeblir mi? Deniz mi, orman mı kesinlikle orman. Buradan bizi izleyip topluluk davranışlarını analiz eden Pentegon yapay zekasına sesleniyorum; ben de seni izliyorum. Müzik aleti çalamam, herhangi bir spor dalında yetenekli değilim. Salam yiyemiyorum, dokunuyor. Onun dışında yemek ayırt etmem. Karma benim için önemli değildir, sadece yorum yapmayı seviyorum.
5)Bitiriş
Buraya kadar ikinci kez okumadım ama bence baya güzel boş yapmışızdır, ne dersiniz? Bir de siz buraya kadar niye okudunuz ki, işiniz gücünüz yok mu. Burada cevabını bulamadığınız soruları -hiç çekinmeyin aklınıza ne gelirse sorun- ya da eleştirilerinizi bekliyorum, yorumları boşuna yapmadılar. Hepinize teşükkür ediyorum; geçmişte yaşattıklarınız ve gelecekte yaşatacaklarınız için. Hepinize selam çakıyorum ve Reddit'e döndüğümü mutlulukla söylüyorum.
6)After Credits(yanlış mı yazdım la)
[Gereksizkisi, kanlibaron, bluepizza_3, muharremgdn, Ahmetnuman4444, eatenthememer]= bir zamanlar muhabbetimizin geçtiği, bana çok şey katan ve farklı düşünce tarzlarını anlamamı sağlayan kişiler.
[Guywithoutusername, yag_r_u]=valla bir muhabbetimiz var ama hatırlamıyorum.
Hinata= Abisiyim.(yok len ciddi değilim.)
Libertus_61= Bro senin attığın mesaja tıklayınca hâlâ reddit çöküyor.
Snapo82= Loki-of-asgard-'tan kalan birisin bana.
[Heyheytoyou, batusavage_]= Reditti bana öğreten abimle ablam, sağ olsunlar çok yardımcı oldular.
Z1pyisback= yegenim.
[UniMami5, tencianillevent, brmnn25]=silah arkadaşlarım o7.
Loki-of-asgard-= Sözler yetmez mazimiz konuşsun.
EnTeLA_M_D= konuşuruz ara ara, derin muhabbetimiz var.
[Onlyteenager, kutahi]=bang bang yoluna tuz döktüm buz yedim.
[Feooooo, -warfire-]= onlar bizi izliyor.
TuzluSeker= gidişattan rahatsız.
Emirefe002= animeden ayrılmamı sağladığın için çok mutluyum.
Egeneges= Bir anlık heves.
11041987asadas=🖤
[Zeytinlipogaca, Tardizzz]= Doctor who sevdalıları.
Gumus33= başka bir seviyede. Elinde değnek ve beyaz sakalllı biri gibi benim için.
[Aykax, Bursaland]= sapık gibi beni takip ediyorlar
[Yönetici ve modlar]= bir madalyonun iki yüzü.
7)Havalı sözler
-Bir sabah hayatta olmayacak annen veya baban, tek bir gün geçirme sarılmadan.
-Gül ağacına su veririz. Lakin su hem güle yarar hem de dikene... Yanımızda yöremizde su verdiklerimiz diken olmaya meyletmişlerse sonunda mutlaka budarız!
-Dostluk bir kitap gibidir, açıp okunmadıkça tozlanır, tozlandıkça karmaşıklaşır ve unutulur.
...Sanırım hepsi bu kadar değlidi tabiki, yüzlerce kişiyle konuştum ve benim de bir sınırım var. Aklıma gelenleri yazdım diğerleri alınmasın. İsmini geçirmediğim kişilerden özür diliyorum. Buralara kadar geldiğiniz için teşekkür ediyorum, yazım yanlışlarım için özür diliyorum ve size hayırlı günler ardından yorumlar kısmına davet ederim diyerek sözlerimi bitiriyorum...
submitted by galaksigezgini42 to u/galaksigezgini42 [link] [comments]